Düalite prensibi

Düalite prensibi; madde-ruh düalitesi zaruretinin bir ifadesi ya da ruh-madde ikiliğinin kâinattaki aslî görünüşü olan; ‘madde’lerin hayatiyet ve oluşlarını sağlayan; cansız veya canlı denilen maddelerde, maddenin esasında, parçalarında, bütün yayınlarında (Seyyal), hislerde, fikirlerde, maddi değilmiş gibi görünen bütün ruhî hâllerde (Ruhun kâinatı-mızdaki durumu), kısacası gözlemlenebilir ve gözlemlenemez bütün dünya şartlarında hâkim bulunan; maddenin bünyesine ‘Aslî Prensip’ tarafından konulmuş olan prensiptir. (25, 23)

Birim düalite ya da madde ünitesi veya madde kombinezonu ve âlemimizdeki düalite

Her ‘madde kombinezonu’ iki zıt değerin birleşimi (hasıla) olan bir üniteden ibarettir. (22) İki zıt değeri içeren bir “madde ünitesi”nin veya madde kombinezonunun bu zıtlarından yalnız bir tekini ele alırsak, onun da yine iki zıt değerden oluşmuş olduğunu görürüz ki, bu özellik onun tâ ilk hâli olan ‘aslî madde’ye kadar sürer gider. (22) Bu nedenden bu madde kombinezonlarının her birine birer “birim düalite” demek gerekir. (22) Bu terim, iki unsuru ifade eden bir vâhit, bir birim mânâsını taşır. (22) Bir mıknatıs çubuğunun defalarca bölünmesine rağmen kutuplaşma özelliğini sürdürmesi, kaba bir örnek olmakla birlikte, “birim düalite”nin nasıl bir şey olduğu hakkında basit bir fikir verebilir:

Bu çubuk, tam ortasından itibaren, bir yarısı “+”, diğer yarısı “–“ işaretli, birbirine zıt karakterde iki tür mıknatı- siyet tezahürü gösteren bir ünitedir, bir birimdir. (22) Bu birimin iki ayrı işaretli zıt değerinin birleştiği tam ortasındaki nokta, nötrdür; yani orada mıknatısîlik (manyetiklik) özelliği yoktur. (23) Bir ünite olarak ele aldığımız bu çubuk nötr noktasından kesilerek, sağ ve sol tarafa düşen yarıları ayrı ayrı incelenirse, onların her birinin de yine bir yarısı “+”, diğer yarısı “–” işaretli olmak üzere, birbirine zıt ikişer mıknatısîyet tezahürü gösteren (iki kutuplu), başlı başına birer “birim düalite” hâline geldikleri gözlemlenir. (23) Bu parçalar sürekli olarak ortalarından ikişer parçaya ayrılsalar da düalite özellikleri sürer gider. (23) Yani mıknatıs parçasının her bölünüşünde birbirine zıt karakterli iki mıknatısîlik unsuru, bir öncekinden daha küçük olmak üzere, yeni üniteleri, yeni birimleri meydana getirir. (23) İşte âlemimizin en önemli yasalarından biri olan bu realite, “maddenin bünyesine ait düalite prensibi” olarak adlandırılır. (23)

Dünyada daima ikilik mevcuttur. (23) Her şeyde, maddenin bütün yayınımlarında (radyasyonlarında), maddenin esasında, parçalarında, maddenin varyasyonları olup da maddi değilmiş gibi görünen bütün ruhî hâllerde (Ruhun kâinatımızdaki durumu), “cansız” denilen maddelerde, “canlı” denilen maddelerde, fertlerde, fertlerin birbirlerine karşı durumlarında, kolektivitede (topluluk durumlarında), hislerde, fikirlerde, kısacası dünyanın gözlemlenebilen ve gözlemlenemeyen tüm şartları nda düalite prensibi ve değer farklanması mekanizması hâkimdir. (23) Maddenin vahdet gibi görünen (tekmiş, birmiş gibi görünen) her hâlinde, daima, birbirine zıt karakterli, aralarındaki dengeyi korumaya eğilimli iki unsur mevcuttur. (23-24) Bir ünitede bu zıt unsurların mevcut bulunması şarttır: Çünkü bu olmadan madde kurulamaz, yaşayamaz, dağılır ve madde mevcut olamayınca da hiçbir şeyin varlığından söz edilemez. (24)

Dünyada ve tüm âlemimizde vâhitmiş, tekmiş gibi görünen her şey, aslında birbirine zıt karakterde, birbirinden asla ayrıştırılamayacak, zıt durumdaki iki değerden oluşmuştur. (24) Fakat bu zıt değerler, birbirinden bağımsız, yani kendi başlarına ya da tümüyle ayrı ayrı iki unsur değil, bir tek birimin karakterini meydana getiren, birbirine bağlı, fakat zıt görünüşlü iki unsurdur. (24) Bizim âlemimizi (Hidrojen âlemi) oluşturan bütün cüzler ve bu cüzlerden biri olan “Dünya’nın ilk maddesi” dahi, düalite prensibinin kapsamı dışında kalamaz. ( 24) Tüm âlemimizde her şey, düalite prensibi ve değer farklanması mekanizmasıyla meydana gelir; âlemimizdeki hiçbir zerre, hiçbir olay ve kavram bu prensip dışında kalamaz. (98)

Düalite hakkındaki bilgiler şu sonuçlar hâlinde özetlenebilir:

• Birim, düalitenin adıdır. (24) Bu yüzden buna “birim düalite” denir. (24)

• Düalitenin zıtları, her biri ayrı ayrı, birer tek değerden ibaret değildirler. (24) Onlar da, yine, daha küçük çapta, birer birim düalitedirler; yani her biri birer düalite olan birimlerdir. (24)

• Düalite, ilk maddenin teşekkülü (şekillenmesi, oluşması) konusundan (İlk hidrojen atomu) da anlaşılacağı gibi, hareketin ilk kaynağı ve esasıdır. (24)

• Düalite mekanizması olmaksızın hareket ve hareket olmaksızın da madde hâl ve şekilleri mevcut olamaz. (24)

• Düalite, ruh ve madde durumunun (ruh-madde düalitesinin) dünyadaki aslî görünüşüdür. (24)

• Herhangi bir “birim düalite”nin fonksiyonunu yapabilmesi için zıtlarının mevcudiyeti şarttır; zıtları olmayınca o birimin mevcudiyetinin gayesi gerçekleşemez. (98)

Tezahürün harekete bağlı olması ya da mevcudiyetin (varlık göstermenin) hareket sayesinde gerçekleşebilmesi

Maddelerin tezahür imkânlarını gerçekleştirebilmeleri, çevrelerinde gösterecekleri faaliyetlere bağlıdır. (21) Oysa hareketsiz faaliyet olmaz; bir maddenin faaliyeti demek, onun ‘hareket’ göstermesi, yani tesirle harekete geçirilmesi demektir. (21, 15, 25) Kısaca madde hâlleri, ancak birtakım hareketlerle varlık gösterebilir. (27)

Maddelerde hareketin ortaya çıkabilmesi ise denge değişmeleriyle mümkün olur. (21) Dolayısıyla âlemimizdeki (Hidrojen âlemi) maddenin bünyesinde hareketin meydana gelebilmesi için öncelikle, dengeyi sağlayan iki zıt unsurun mevcut olması, sonra da bu unsurlardan birine fazla değer eklenmek suretiyle, dengenin tekrar kurulmak üzere bozulması gerekir. (21) İşte maddedeki bu zıt unsurların mevcudiyeti ve o unsurlar arasındaki değerlerin farklandı rılması, düalite prensibi ve değer farklanması realitelerini ifade eder. (21- 22)

Madde hâlleri ancak hareketlerle var olur; şu hâlde maddenin herhangi bir kademedeki durumu, o an içinde o maddede mevcut olan ‘hareket kompleksleri’ toplamının tezahürü demektir ve bu da, o maddeyi o âna mahsus olmak üzere var eden, kimliklendiren bir kavramdır. (27) İşte bir maddenin herhangi bir anda; içinde bulunduğu ortamda mevcudiyet göstermesi sonucunu doğuran, bünyesindeki hareket kompleksleri, o varlık (varlık gösteren madde) için birer “değerler veya miktarlar toplamı”dır. (27)

Tesirin değer farklanmasına yol açması, değer farklanması sayesinde hareketin ortaya çıkması ve iki mekanizmanın ya da prensibin birbirini tamamlayıcılığı

Maddenin bünyesiyle ilgili olan düalite prensibi ve değer farklanması mekanizmasının mütalaası (irdelenmesi), maddedeki hareketlerin izahını mümkün kılmaktadır: (22)

Âlemimizin ilk amorf cevherinden (Aslî madde) itibaren dünyamızın ilk maddesine ve ondan da daha ötelere uzanan bütün kâinat cüzlerinde sayısız hareket kompleksi vardır. (22) Hareket kompleksleri. Bu cüzlerin sonsuz nitelik ve nicelikteki tezahürlerine neden olan bu hareketler, maddede birbirine tümüyle zıt karakterde, aynı zamanda denge prensibi esasına göre, birbirini destekleyici mahiyette iki ayrı değer grubu oluştururlar. (22) Madde kombinezonlarının bünyelerinde denge hâlinde bulunan bu zıt değerlerden birinin diğerine oranla fazla yük, daha doğrusu fazla tesir alması; aralarındaki dengenin bozulmasına neden olur ve bozulan bu denge unsurlarının tekrar denge hâline girebilmeleri için birinden diğerine doğru değer akışları başlar ki, bu durum çeşitli hareketlerin ortaya çıkmasına neden olur. (22) Yani dengeyi bozacak kadar zıtlardan birine veya diğerine fazla değerin ilave edilmesi onlar arasında farklı durumları meydana getirir. (22) Bu hale değer farklanması veya miktarî değişmeler denir. (22)

Eğer düalite prensibi; değer farklanması mekanizmasıyla desteklenmez, tek başına kalırsa hiçbir işe yaramaz ve kıymetini kaybeder. (27) Düalite prensibi ve değer farklanması mekanizması, belirli bir fonksiyonun ifâsı için birbirine intibak etmiş, biri diğerinin mevcudiyetiyle faaliyete geçebilen iki mekanizmadır. (27) Daha doğrusu “değer farklanması” veya “miktarî değişmeler”; düalite prensibinin bir ek mekanizmasıdır. (27, 23)

Düalite prensibi ile ona bağlı bu de- ğer farklanması mekanizması, âlemimizde maddelerin oluş ve akışlarındaki imkânların gerçekleştirilmesini sağlayan en önemli kurallardandır. (23) Bunlar olmaksızın ne şekiller, ne hâller, ne de maddi tezahürler mümkün olabilir. (23) Çünkü bu prensipler ortadan kalkınca maddede hareket meydana gelemez, hareketler olmayınca da maddelerin şekillenmeleri, çeşitli hâllere girmeleri, kısaca, dünyaların kuruluş mekanizmalarına katılmaları mümkün olmaz, yani dünyalar teşekkül edemez (oluşamaz, şekillenemez). (23)

Bir maddenin bünyesindeki hareket içeriğinin şu veya bu şekilde azalması veya çoğalması, o maddenin değerlerinin değişmesi, yani bu değerlerin artması veya eksilmesi demektir. (27) Bu da o madde ünitesinin bu zıt unsurlarından birine veya diğerine dışarıdan gelecek tesirlerle olmaktadır. (27) Çünkü tesir de bir harekettir. (27)

Böylece bu zıt değerlerden birinin diğerine oranla daha fazla yük, daha doğrusu fazla tesir alması, üstte belirtildiği gibi, bu zıtlar arasındaki mevcut dengenin bozulmasını doğurur. (22, 27) Oysa düalite prensibi esasına göre bu zıtlar devamlı bir denge hâlinde bulunmalıdırlar. (27) İşte bozulan dengenin tekrar kurulması için, bu denge unsurlarının tekrar denge hâline girebilmeleri için, bu zıt unsurların daha fazla değer almış olan tarafından diğer tarafına doğru bir akış meydana gelir, yani birinden diğerine doğru değer akışları başlar ki, bu akış hâlinin de maddedeki ifadesi ‘hareket’tir. (27-28, 22) Çeşitli yönlerde meydana gelen bu hareketlerle madde hâl ve şekilleri üzerinde bir sürü değişme ve yenilikler meydana gelir. (28)

İşte “değer farklanması” veya “miktarî değişmeler” terimiyle ifade edilen mânâ, denge hâlindeki bu iki zıt değer grubundan birine veya diğerine dışarıdan gelen tesirin fazla değer ilâve etmesiyle, aralarında “farklı durumlar”ın meydana getirilmesidir. (27, 22) Özetle, bir birim düalitenin birbirine zıt iki tür hareket kompleksinden, yani iki zıt değerinden birine diğerinden daha çok tesir gelmesi, o ünitenin veya birimin “değer farklanması”nı icap ettirir. (27) Şu hâlde, gelen tesirler birer “değer” demektir. (27)

Ruh ve madde düalitesi

Madde kâinatı’nda ‘ruh’la ‘madde’ bir arada bulunamaz. (24) Yani kâinatta birbirine doğrudan doğruya, direkt olarak tesir eden bir ruhmadde kavramı reel bir kavram olamaz. (24) Ancak, bu ifadeden ruhun varlığını inkâr etmek ve yalnız maddenin mevcudiyetini kabul etmek mânâsını da asla çıkarmamak gerekir. (24) Hakikatte madde kâinatında aralarında direkt olarak tesir alıp veren, birbirine kendilerinden bir şeyler gönderen bir ruh-madde realitesi yoktur ama, kâinatın temelini oluşturan maddenin mevcudiyeti de gayesiz ve nedensiz değildir. (24-25) Esas olarak, maddenin mevcudiyet gayesi, ruha hizmet etmektir. (25) Bu hakikatin ifadesi madde düalitesinde gizlidir. (25)

Maddenin oluşundaki gaye, onun ruha hizmet etmesidir; ruha hizmet etmesi ise maddenin her türlü şekil ve hâller içinde, inkişaf imkânlarının ruh tarafından kullanılmasıyla olur ki, bu imkânlarının kullanılabilmesi de ruhtan gelen endirekt tesirlerle onda birtakım hareketlerin ortaya çıkmasına (zuhuruna) bağlıdır. (25) Hâlbuki maddedeki her hareketin meydana gelme imkânı, ancak düalite prensibi ve değer farklanması mekanizmasıyla mümkün olur. (25) Yani düalite prensibi ve onun ek mekanizması olan değer farklanması olmadığı takdirde ruhların maddelerden istifade edebilmeleri mümkün olamaz ve bu takdirde de, ruh-madde ilişkisi gerçekleşemez. (25) Düalite, değer farklanması mekanizması; madde-ruh düalitesi zaruretinin bir ifadesidir. (25) Daha doğrusu maddedeki düalite prensibi, bu açıdan ele alınırsa, ruh-madde ikiliğinin kâinattaki aslî görünüşüdür, yani ruh-madde ikiliğinin yüksek prensipler karşısındaki zaruretidir. (25) Şu halde, maddelerin hayatiyet ve oluşlarını sağlayan düalite prensibi; maddeyi unsurlara (iki unsura) vâzetmek suretiyle, maddenin bünyesine “esas yapı” olarak ‘Aslî Prensip’ tarafından konulmuştur (maddenin bünyesinin yapısı iki unsurlu kılınmıştır). (25) İlk Hidrojen atomu

Böylece düalite, kâinat içinde bulunmayan ruh ile, mahiyeti ondan tümüyle ayrı olan varlıkların, yani maddelerin birbirleriyle olan durumlarını, madde bünyesi içinde ifade eder. (25) İşte bir varlık, bir beden bu suretle anlar ki, kendisi bir ruh olmayıp, ruhun kâinattaki yansımasıdır ve bütün hâl ve durumlarıyla, bir ruhun ihtiyacına cevaplar veren ve o ihtiyacı yansıtan, ruhu temsil eden bir varlıktır. (25) Dolayısıyla varlık denilince bu bakımdan kastedilen mânâ ruhtur. (25) İşte düalite, bu mânâyı mümkün kılmak için konulmuştur. (25)

Kaba hâllerdeki düalite

Hayat baştanbaşa düalite prensibi ve değer farklanması mekanizmasının gözleminden ibarettir; bu hususta bir insan, idraki ne kadar çok artar ve genişlerse, bu prensiplere (düalite prensibi, denge prensibi ve değer farklanması mekanizması) tâbi madde ve olaylar içindeki ayrıntıların inceliklerine o kadar iyi ve derinden nüfuz eder. (26, 22, 300)

Düaliteyi kaba hâllerde (kaba madde hallerinde) daha ilk bakışta gözlemlemek mümkündür. (26) Çünkü görünen her madde şeklinde de bir düalite vardır. (26) Bu kaba maddelerin bütünlerinde ve cüzlerindeki düalitenin görünüşü bârizdir, gözle görülür şekilde açıktır: (26) Mesela insan organizmasının faaliyetleri, sempatik ve parasempatik iki sinir sisteminin karşılıklı denge durumlarıyla yürütülmektedir. (26) Bu iki sinir sistemi birbirine zıt yönde, bedenin her organında karşı karşıya dikilmiştir. (26) Mesela kalpte sempatik sistem “+”, parasempatik sistem “–”rol alıyorsa, sempatik sistemin “–” rol aldığı midede parasempatik sistem “+” rol almaktadır. (26) Yani birbirine zıt bu iki sinir sisteminin dengeleşme hâlleri, organizmanın bir bütün oluşturan faaliyetlerinin sürdürülmesinde esaslı işler görürler. (26) Bunlardan biri, bir organı harekete geçirip onun vazifesini hızlandırırken; onun karşısına zıt karakterde dikilen diğeri ise aynı organı durdurmaya, yavaşlatmaya çalışır ve böylece birinci sistemin tesirlerini frenlemek suretiyle, onun zararlı olabilecek hızlarını sınırlamış ve bu suretle de organizmayı korumuş olur. (26) İşte bu iki sinir sisteminin dengesinin şu veya bu tarafa kayması, hayatın icap ve zaruretlerine göre, o bedene hâkim olan varlık tarafından düzenlenir ve kontrol edilir. (26)

Düalitenin, dünya varlıklarında en güçlü tezahürünü cinsiyet hâllerinde görürüz: (26) Bir araya gelmiş olan erkek ile dişi, bir birim düaliteyi oluşturur. (26) Bunlar birbirinin hem zıddı, hem de destekleyicisidir. (26) Onların bu tarzdaki karşılıklı durum ve ilişkileri bir “aile ünitesi"nin her cepheden yürüyüş ve selâmetini sağlar. (26) Bu iki zıt arasındaki dengenin tam olarak bozulması ise ‘aile’nin dağılması demektir. (26) Hislerde de düalite vardır: Sempati–antipati, sevgi–nefret, dostluk–düşmanlık, bencillik–diğerkâmlık gibi. (26) Aynen, kavramlarda da düalite vardır: iyilik– kötülük, güzellik–çirkinlik gibi. (26) Kısacası her kaba hâlde düaliteyi görmek ve bulmak mümkündür. (26-27) Fakat düaliteyi daha kompleks hâllerde görmeye çalışmalıdır. (27)

İnsanlık safhasındaki inkişaf düalitesi: Vicdan denilen birim düalite

Dünyamızda tekâmül hazırlığının güçlü bir mekanizması olan ve insanların ‘vazife plânı’na hazırlanmaları için işleyen vicdan mekanizması da bu prensibe tâbi bulunmaktadır. (98) Yani ‘vicdan’ da iki zıt unsurdan oluşan bir birim düalitedir. (98) Vicdanın zıt unsurları ndan biri, yani üst taraftaki, vazife sezgisine yönelmiştir, alt unsuru da ‘vazife’ sezgisi yolundaki yürüyüş hızını kesen ‘nefsaniyet’tir. (98) Vicdan mekanizması bu iki unsurun, sürekli olarak değer farklanması sonucunda, yani zıtlardan birinin veya diğerinin daha üstün değerler ve tesirler alması sonucunda cereyan eden çatışmalarıyla, mücadeleleriyle, denge hâlleriyle çalı-şır. (98)

İnsan, kullanmakla yükümlü bulunduğu ‘idrak’ ve irade özgürlüğüyle ‘cehit’ ve gayretlerini vicdan düalitesinin hangi zıddına yöneltirse, hangi zıdda daha fazla değer yüklerse denge o zıddın lehine olarak bozulur. (104) Çünkü bir ‘madde kombinezonu’na yönelmek, ona tesir göndermek demektir, gönderilen tesirler ise birer değerdir ve o tarafın lehine olarak değer farklanmasını icap ettirir. (104)

Vicdan mekanizmasına ait düalitedeki değer farklanmasıyla dengenin yukarı kayması, bu düalite iki kutuplu bir mıknatıs çubuğuna benzetilerek şöyle açıklanabilir:

Bir mıknatıs çubuğuyla sembolleştirdiğimiz vicdanı çekül yönünde (dikey yönde) tutalım! Üst tarafta bulunan vazifeye yönelik unsuru ile, alt tarafı işgal eden ‘nefsaniyet’e yönelik unsuru denge hâlinde iken, bu unsurların kıymet dereceleri insan idraki muvacehesinde (karşısında, önünde), yani yine bizzat vicdan mekanizmasında birbirine eşittir. (114) Bu iki unsurun ya da kutbun denge hattı da mıknatıs çubuğunun tam ortasındadır. (114) Eğer bu vicdan çubuğunu üst yarısından itibaren yukarı ya doğru uzatırsak, yani üst tarafa ya da vazife realitesine (üst realiteye) yakın cüzlere değerler ilave edersek, çubuğun yükü o tarafa doğru artar ve eski denge hattı daha aşağıda kalır. (114)

Bu takdirde, “vazife kutbu” ile “nefsaniyet kutbu”nun birbirine karşı olan denge durumu bozulmuş bulunur. (114) Fakat denge yasası bu bozukluğa katlanamaz. (114) Mıknatısîlik olayında olduğu gibi, denge tekrar kuruluncaya kadar, değeri artmış olan kutuptan az değerli kutba, yani “vazife” tarafından “nefsaniyet” tarafına doğru bir akım başlar. (114) Bu akım doğal olarak, üst realite”nin bazı kıymet cüzlerinin “alt realite”ye geçmesi demektir. (114) Kuşkusuz burada sözkonusu olan değerler, ‘realite’nin maddeler ve şekillere ait bedensel yanıyla ilgili değerler değil, ‘öz bilgiler’le ilgili, varlığa hitap eden yanıyla ilgili değerlerdir. (114) Bunlar öz bilgi değerleridir ve vicdan mekanizmasının bir sürü işleminden sonra gerçekleşirler. (114) Böylece “+” taraftan “–“ tarafa bu akımın başlaması, bozulmuş olan denge hattının, öncekine nazaran biraz daha yüksek seviyede, yeniden kurulmasına neden olur. (114) Daha doğrusu “vazife unsuru” değerlerinin bir kısmı, “nefsaniyet unsuru” değerleri arasına karışarak nefsaniyet seviyesini de biraz daha yükseltmiş olur. (114) Bu suretle de öz bilgi seviyesi ve “öz bilgi idraki” yukarılara doğru uzanır. (114)

Şu halde, vicdan mekanizmasının vazife tarafına ait değerleri arttıkça, bu üst tarafın nefsaniyet tarafına akan değerleri, nefsaniyet kutbunun vazife kutbuna doğru biraz daha kaymasına ve iki taraf arasındaki denge hattının da ‘vazife plânı’ bilgilerine doğru yükselmesine neden olmaktadır. (114)

Aşağı safhalardaki inkişaf düalitesi

İnkişaf düalitesine ait çatışmalar ve denge hâlleri dünya varlıklarının tüm kademelerinde; o varlıkların içgüdü (içgüdüler), sezgi ve idrak kudretlerine göre mevcuttur, yani dünyadaki, az çok müstakil ve serbest duruma girmiş, en ilkellerinden itibaren bütün varlıklarda bu inkişaf düalitesi vardır. (99, 98)

İnsanlar bu düalitenin bitkilerdeki ve hayvanlardaki mevcudiyetini idrak edemezler. (98) Çünkü bu düalitenin, insanların anladığı mânâdaki formu ancak insanlarda görülür. (98-99) Bitki ve hayvanlarda, insanların tanımakta olduğu vicdan düalitesi şeklinde (vazife–nefsaniyet düalitesi şeklinde) olmamakla beraber, o safhalara uygun düşen birer inkişaf düalitesi mevcuttur. (99) Bu düalite, ilkel varlıklarda, onların basit bir ‘inkişaf mekanizması’ olup, doğal olarak ilkel içgüdülere ayarlanmış bulunmaktadır. (99-100)

Düalite ve değer farklanmasıyla ilgili diğer bilgiler

Düalite ve değer farklanmasıyla ilgili diğer bilgiler:

• İcapların maddelerde gerçekleşmesi, tesirlerin, fonksiyonlarını, düalite prensibi ve değer farklanması tekniğiyle yapması demektir. (62)

• Ruhların ihtiyaçlarını kâinatlara taşı yan ‘aslî tesirler’ maddedeki hareketleri düalite prensibi ve değer farklanması mekanizmasıyla meydana getirirler. (38)

• Amorf maddeden ‘ilk hidrojen atomu’nu meydana getiren aslî tesirin kâinattaki, iki cephede görünen tezahürü olan iki zıt tesir; birbirine zıt karakterde birleşmiş unsurlardan oluşan ikili bir madde vahdetini, yani bir “birim düalite”yi meydana getirir. (41) ‘Hidrojen âlemi’mizin anası olan ilk hidrojen atomu bir madde kombinezonudur. (44)

• Madde teşekkülleri, âlemimizde ancak, düalite prensibi ve değer farklanması mekanizmasıyla varlık gösterebilir. (40)

• ‘Ölüm’; ‘ilâhî nizam’ın ahengi altında, belirli bir andaki değer farklanmasının miktarî bir ifadesidir. (93)

• Bir ‘mâşerî plân’a mensup fertlerin birbirlerine ve maddelere karşı durumlarının ayarlanmaları, vazifeli varlıkların vazifeleri icabı olarak gönderdikleri tesirlerin, madde kombinezonlarında ve bedenlerde meydana getirdikleri “miktarî değişmeler”le (değer farklanmalarıyla) olur. (175) Buradaki mekanizmalardan haberi olmayan fertler de, anlayamadıkları birtakım esrarlı olaylar içinde yuvarlandıklarını zannederler. (175) Bu mâşerî plân içindeki icaplara tâbi olarak meydana gelen miktarî değişmeler kombinezonuna göre; bir insanın fakir oluşuna karşılık, diğerinin orta gelir düzeyinde, bir diğerinin de zengin oluşu; birinin kültürlü, ötekinin cahil oluşu; birinin şoför, diğerinin müzisyen, bir diğerinin de çöpçü oluşu; birinin mutlu, diğerinin mutsuz oluşu; birinin iyi, diğerinin kötü oluşu; birinin hastalıklı, diğerinin sağlam oluşu; birinin huylu, diğerinin huysuz oluşu; birinin egoist, diğerinin diğerkâm oluşu; kısacası hepsi, hep zaman ve mekân kadrolarında, Aslî Prensibe (Aslî Prensip) göre, inkişaf icaplarının yerine getirilmesi için ‘Ünite’den süzülerek gelen tesirler kanalıyla, ferdî ve mâşerî miktar değişmeleri tekniğiyle meydana getirilirler ki, aynı mekanizmaya tâbi maddelerin miktar değişmeleri de, o mâşerî plândaki insanların üstte belirtilen bu durumlarına göre ayarlanır. (175)

• ‘Sevgi’ ve vicdan bakımından fakir, çok geri bir insanın, tekâmülü için, düalite prensibi ve değer farklanması mekanizması gereğince zıt değerlerle karşılaşması, sevgi–kin, adalet–zulüm, iyilik–kötülük gibi kavramlarla yüzyüze gelmesi, bu suretle otomatik olarak bir ‘kıyas bilgisi’ kazanması ve gereken vicdani dengeyi bulabilmesi lazımdır. (61)

Hareket kompleksleri

Hareket

Madde kombinezonu

Vicdan

Tesirler