Hakikatler; ‘yüzeysel zaman’ idrâkindeki, ‘realite’ler içinde yaşayan insanların, hiçbirine tam mânâsıyla ulaşamayacakları; ‘Ünite’ye kadar uzanan tekâmül yolunda, ancak ‘vazife plânı’ndan itibaren tedricen ulaşılan, gitgide intibak edilen (yani birleşilen) ve gitgide tatbik edilen; kâinat nizamının (İlâhî nizam) dayandığı de-ğişmez gerçeklerdir. (206, 237, 238, 239, 240, 292)
Realiteler ve hakikatler
Hakikat diye bir sürü realitenin peşinde koşan, yüzeysel zaman idrakindeki insanların tam mânâsıyla hiçbir hakikate ulaşmaları mümkün olmadığından, insanlık, hakikatin yalnızca görecelikleri (izafiyetleri) içinde, yani realitelerde yaşamaktadır. (238, 292) Dolayısıyla dünyada ne kadar idrak varsa o kadar realite mevcuttur. (238) Çünkü dünyada hakikatin kendisi değil, idraklerin çeşitli kapasitelerine göre değişen, hakikatlerin çeşitli ve izafî tecellileri söz konusudur. (238) Farklı farklı idraklerin farklı kapasitelerine göre kıymetlenecek şeyler de, kuşkusuz birbirlerinden farklı olacaktır. (238) Bu yüzden dünyada hiçbir nokta üzerinde, idraklerin tam mutabakatı (intibak hâlinde olması, birleşmesi) ve vahdeti mümkün olamaz; bu, ancak realitelerin, yerlerini hakikatlere bıraktığı ‘vazife plânı’nın ilk kademelerine geçilmesinden itibaren başlar. (238, 237, 242)
Dünya realitelerine fazlasıyla yeten dünyasal zaman ölçüsü, yüksek âlemlerin zaman idraklerine oranla çok basit kalır; dolayısıyla dünyasal zamana bağlı realiteler, yani dünyadaki yüzeysel zaman idrakine bağlı realiteler, yüksek âlemlerdeki hakikatlere nazaran pek kı-sır durumda kalırlar. (210, 206)
Vazife plânında hakikatlerle birleşme
Varlıklar, ‘madde kâinatı’ içinde ve ‘kader mekanizması’nın icapları altı nda idrak vahdetlerinin ilk adımına, vazife plânında başlarlar ki, buna da “idraklerin icaplara, hakikatlere ulaşması, gerçekleşmesi” denir. (239) Bu gerçekleşmeler, idrakî ya da ‘küresel zaman’ mekanizmasıyla yürürler. (239) “Gerçekleşmiş idrakler” bu gerçekleşmeyle, hakikatlerin tatbikatları içine girmişler demektir. (240)
Hakikatlerin tahakkuk etmekte olduğu vazife plânından itibaren idrak, hangi icaplarla intibak, yani vahdet hâline geçmiş olursa, orada “hakikat”leşir ve o varlık, oradaki ahengin bir cüzünü oluşturur. (237, 236) İşte bu, ahenge katılmak, ‘ahenkten olmak’ demektir. (237) Bu bilgi, vazife plânının bir tahakkuk (“hakikat”leşme), bir gerçekleşme plânı olduğu deyiminin mânâsını da izah eder. (237) Vazife plânının başlamasıyla beraber idrakler, kâinat hakikatlerine gittikçe daha büyük bir kudretle nüfuz etme yolunu tutarlar; yani o hakikatlerin ahengi içinde gitgide kapsam kazanırlar. (237)
Vazife plânının çeşitli kademelerinde, belirli icaplarda birleşmiş, vahdet hâline gelmiş varlıklardan oluşan çeşitli vazife grupları vardır. (237) Bunlar arasında dünyada olduğu gibi, realite farkları yoktur; çünkü, esasen onlar hakikatlere intibak hâlindedirler. (237) Hakikat ile mutabakat hâline (intibak hâline) girmek, onunla birleşmek demektir. (239) Vazife plânında realiteler değil, hakikatler vardır. (237) Fakat hakikatlere “tam ve bütün (bütünüyle) intibak” ancak, vazife plânının ilk kademelerine nazaran sonsuzluk denilecek kadar uzakta olan Ünite’de mümkün olur. (238)
Vazife plânlarında ilâhî hakikatlerle, yani ahenk denilen Ünite’nin nurları ile intibaklar, vahdetler; cennet sembolünde “ilâhî nurlara kavuşmak” kavramı ile sembolleştirilmiştir. (317)
Kâinatlar-üstü hakikatler
Üstte sözü edilen hakikatler, yalnızca kâinatımıza ilişkin hakikatlerdir. (28, 245, 246) Kâinatlar-üstü hakikatler veya cevher-üstü hakikatler ya da kâinat-dışı hakikatler ise; kâinatımızın, yani ‘madde kâinatı’nın ve diğer ‘kâinatlar’ın da üstünde, dışında ya da ötesinde kalan; mevcudiyetlerini sezebilmekle birlikte, mahiyetlerini ve durumlarını bilmediğimiz; aralarında insanların ‘ruh’ dediği şeyin de bulunduğu hakikatlerdir. (246, 16, 69)
Kâinatımızın üstündeki hakikatleri ifade etmek üzere söyleyeceğimiz her söz, kullanacağımız her ibare, göstereceğimiz her örnek, ancak bizim kâinatımızın maddi vasıtalarından ibaret kalır ki, bunların hiçbiri madde kâinatı üstündeki yüksek kıymetler arasında hakiki bir mevcudiyet gösteremez. (28)

