Realite

Realite; her insanın, kendi hislerinin (duyularının ve diğer yeteneklerinin, kudretlerinin) alaka (ilgi, ilişki) kurduğu ve dolayısıyla kendisince inanılan “mevcudiyet”tir. (106) Daha ayrıntılı bir deyişle, realiteler; ‘yüzeysel zaman’ ve ‘yüzeysel zaman mekânı’ koşullarına tâbi kaldıkça hiçbir hakikate tam mânâsıyla ulaşmaları mümkün olmayan insanların “hakikat” sandıkları, içinde yaşadıkları, “hakikatin görecelikleri”dir (izafiyetleridir). (238, 111, 292) Bir başka tanımıyla realiteler; insanların duyuşları, inanışları ve ‘idrak’ kapasiteleri farklı farklı olduğundan, hakikatlerin insandan insana değişen çeşitli izafî görünüşleridir (tecellileri). (238) Realite, insanlar için, “hislerinin alaka kurduğu (taalluk ettiği) mevcudiyete inanmaları” anlamına geldiğine göre ve hisler de daima değiştiğine göre, sabit (değişmez) bir realite yoktur. (106)

İdrakin artışı ile realitelerin kapsam kazanmasının paralelliği

Hakikat diye bir sürü realitenin peşinde koşan insanların tam mânâsıyla hiçbir hakikate ulaşmaları mümkün olmadığından insanlık, hakikatin yalnızca görecelikleri (izafiyetleri) içinde, yani realitelerde yaşamaktadır. (238, 292) Dolayısıyla dünyada ne kadar idrak varsa o kadar realite mevcuttur. (238) Çünkü dünyada hakikatin kendisi değil, idraklerin çeşitli kapasitelerine göre değişen, hakikatlerin çeşitli ve izafî tecellileri sözkonusudur. (238) Farklı farklı idraklerin farklı kapasitelerine göre kıymetlenecek şeyler de, kuşkusuz birbirlerinden farklı olacaktır. (238) Bu yüzden dünyada hiçbir nokta üzerinde, idraklerin tam mutabakatı (intibak hâlinde olması, birleşmesi) ve vahdeti mümkün olamaz; bu, ancak realitelerin, yerlerini tedricen hakikatlere bıraktığı ‘vazife plânı’nın ilk kademelerine geçilmesinden itibaren başlar. (238, 237, 242) Dünya zamanına bağlı olan realiteler, yüksek âlemlerdeki hakikatlere nazaran pek kısır durumda kalırlar. (210)

İdrakler genişledikçe ve arttıkça hisler ve realiteler de değişir ve kapsam kazanır. (106) Realiteler idrakle beraber yürüdüklerinden, idrakler ne kadar artarsa realiteler de o oranda genişler ve kapsam kazanır. (106) Yani “hislerin alaka kurduğu mevcudiyet”ler çoğalır; onları benimseme, hazmetme kudretleri artar ve böylece daha yüksek ve ileri realitelere ulaşılır. (106) İdrak yükseldikçe realitelerin kapsamının artışı, bir dağa tırmanan insanın görüşünün artışına benzer: Bir dağa tırmanan insan, dağın eteklerinde iken karşısında ancak küçük bir arazi parçasını görebilir. (106) Dağa tırmanıp yükseldikçe gözlerinin önünde açılan arazi de o oranda genişler. (106) Dağın tepesine çıktığı zaman ise ovayı tüm kapsamı ile görür ve kavrar. (106)

Realitelerin, yükseldikçe, alttaki realiteleri kapsamları içine alması

Realite aynı zamanda bir bilgidir (Dünya bilgileri). (106) Hislerle alaka kurulup, varlıklarına inanılan şeyler, duyulur ve bilinir. (106) Şu hâlde dünyada her kademe ve safha için sabit olan, değişmeyen mutlak bir realite mevcut değildir. (106) Herkesin kendisine mahsus duyuş ve inanışları vardır. (106) Bu duyuş ve inanışlara göre de mahiyet ve kapsamları değişik realiteler mevcuttur. (106) Aşağı kademelerde bulunan insanların realitesine henüz girmemiş bulunan (onlara henüz realite oluşturmayan, onlar için henüz var olmayan, onların yok saydıkları ve sandıkları) durumlar, üst kademede bulunanlar için realite olabilir. (106) Realiteler, yükseldikçe alt kademelerin basit realitelerini de kapsamları içine alırlar. (106-107) Yüksek realitelerin kapsam sahalarına giren bu basit realiteler, onların kapsamı içinde yavaş yavaş eriyerek kendi kimliklerini kaybederler. (107)

Bu, üstteki dağa tırmanma örneğine uygulanarak şöyle açıklanabilir:

Dağın eteğinde iken insanın gördüğü birkaç yüz metrekarelik arazi içindeki ufak tefek ayrıntılar, girintiler, çıkıntılar, hendekler, çalı çırpılar, ufak su birikintileri dağın tepesine çıkıldıkça daha genişleyen ufukların geniş sahası içinde yavaş yavaş kaybolurlar. (107) Fakat her ne kadar gözden kaybolsalar da, onlar yine, meydana gelen bu bütünün kurucu unsurları olarak, birer cüzü olarak o sahanın içinde mevcut kalırlar. (107) Dolayısıyla realiteler birbirine eklenerek genişledikçe eski realitelere takılıp kalmamak gerekir. (107) Bunu yapmadıkça, eteklerden görünen birkaç yüz metrekarelik manzaranın ayrıntılarından ayrılmak istenmedikçe, yukarılara çıkmak, manzarayı genişletmek mümkün olmaz ve tepelerden gözlemlenebilecek kilometrelerce karelik geniş sahanın zenginliklerinden, haşmetli manzaralarından yararlanılamaz. (107) Esasen o iki karışlık yere bağlı kalındıkça, bu manzaraları, bu güzellikleri aramak ihtiyacı da belirmez. (107) Şu hâlde yükselmek için, hedefe yaklaşmak için, özetle, vazife plânına lüzumlu olan ‘liyakat’leri, idrakleri kazanmanın yolunu tutmak için alt kademelerin ‘nefsaniyet’leri içine gömülüp kalmamak ve onların ağırlıklarından silkinip kurtulmak gerekir. (107)

Vicdan mekanizması realiteleri, fonksiyonları ve kademe kademe yükselen realiteler zinciri

İnsanlık hayatı’ sayısız bedenlenmeleri içermesine rağmen, başından sonuna kadar bir tek hayat olarak ele alınmalıdır. (196) İnsanlık hayatı boyunca kuşkusuz insanın bir sürü ferdî “inkişaf kademesi” olacaktır. (196) Her kademe, belirli realitelerle sınırlanmıştır (yani her kademe, bir alttaki ve bir üstteki kademeden belirli realitelerle ayrılır). (196) Dolayısıyla her insanın hayatında kendisine, kendi kademelerine mahsus ayrı realiteleri mevcuttur (bunlar herkes için genel kademeler değil, ferdî kademelerdir). (196) Çeşitli realite kademelerinde bulunan insanların realite farkları, inkişaf kademeleri birbirine yakın insanlarda daha küçüktür; kademelerin arasındaki mesafe uzadıkça bu farklar da o oranda büyür. (196)

Herhangi bir kademedeki vicdan mekanizmasında, birbirine zıt görünen iki unsur, bir insanı, vazife plânının bilgilerine hazırlayıcı mahiyette, aşağıdan yukarıya doğru sıralanmış ve ihtiyaçların zaruret ve icaplarına göre tertiplenmiş realiteler zincirinin, o kademeye mahsus, birbirine kenetli, alt ve üst, iki halkasıdır; alttaki halkayı oluşturan realite nefsaniyete yönelmiş, üstteki de vazifeye yönelmiştir. (105) Bir başka deyişle, bir insanı vazife plânına hazırlayan realiteler zincirinin ardışık her iki halkasından üstteki realite halkası, onun o kademedeki vicdan mekanizmasının ya da “birim düalite”sinin üst unsurunu (vazifeye yönelik unsurunu), alttaki realite halkası da alt unsurunu (nefsaniyete yönelik unsurunu) oluşturur. (105, 113) Fakat bu realiteler herkeste mutlak olarak aynı sırayı takip etmezler (yani herkes için tek ve ortak bir realiteler zinciri sözkonusu değildir), lüzum ve ihtiyaçlara göre sıralanırlar. (181)

Bu düalitenin müspet denilen üst realitesi ile, izafî olarak menfî denilen alt realitesi, yani nefsaniyet realitesi, herhangi bir inkişaf kademesindeki insanda denge hâlinde bulunur. (104) Fakat bu denge devamlı olarak sabit kalmaz, her an bozulur ve bozulan bütün düalite dengeleri ise daima yeniden kurulmaya, denge hâline gelmeye eğilimlidir. (104) Düalite prensibi. Vicdan mekanizmasının üst taraflara doğru kayması demek, iki zıt unsuru arasındaki denge seviyelerinin gittikçe ‘vazife plânı’na yakın realiteler sahasında kurulması demektir. (206)

Yüksek değerler alarak seviyesini arttırmış müspet (üst) taraf ile menfî (alt) taraf arasında kurulan yeni denge seviyesi, önceki seviyeye nazaran daha üstün bir duruma girmiş bulunur ki, bu da o birim düalitenin bir üst kademeye geçmiş olması, yani vicdan mekanizması ndaki idrakin vazife bilgisine biraz daha yaklaşmış bulunması demektir. (104, 108)

Bu zıt unsurların çarpışmaları sonucunda doğacak ‘olaylar’dan alınacak kıyas bilgileri (Kıyas bilgisi), ‘idrak’ kanalıyla varlığın öz bilgisinin değerlerini arttırır ve bu değerler de idrak formasyonları içinde ruhun “tekâmül ölçüsü” olarak, ruha yansırlar. (181) Bu hâl, dünyada daima değişen realitelerin, vicdan mekanizmasındaki durumlarını, bütün bu mekanizmaların, öz bilgiyi (Öz bilgiler) zenginleştirici rollerini ve nihayet varlığın, ruhun tekâmülüne ilişkin yaptığı hizmetlerin özünü kısaca gösterir. (181) Vicdan mekanizmasını işleten bu realiteler, bir taraftan öz bilgileri arttırırken, diğer taraftan gücünü ve hızını da öz bilgilerden alarak üst realitelere doğru kayarlar. (181) Yani beyne bağlı realiteler, öz varlıktaki idrake ait ince madde kombinezonları (Madde kombinezonu) karmaşalarını zenginleştirirken, ‘öz varlık’tan beyne yansıyan nurlu ışıklar da vicdan dengelerini üst seviyelere ulaştırırlar. (181)

Vicdan düalitelerinde önce vazife unsuru olan, sonra nefsaniyet unsuru konumuna düşen realitelerin rölatifliği

Her kademedeki vicdan düalitesinin vazifeye yönelik unsuru, bir üst kademenin nefsaniyet unsurudur; nefsaniyete yönelik unsuru ise, bir alt kademenin vazife unsurudur. (108) Realiteler bu şekilde aşağıdan yukarılara doğru birbirlerini izlerler. (108) Fakat realiteler birbirlerini değişmeyen bir sıra içinde değil, kişinin tekâmül ihtiyacına ve idrâk kapasitesine göre değişerek izlerler. (108) İnsan bir realitede tamamen yaşadıktan sonra, orada kendisini tatmin etmemeye başlayan noktalarla karşılaşınca ve “daha üstü”nü aramak ihtiyacını duyunca, içinde bulunduğu realite, artık alt plâna düşmesi gereken, nefsaniyet hâline giren bir unsur durumuna düşer. (108)

Devresini tamamlamış her realite, insanı ‘vazife plânı’na biraz daha yaklaştırıcı mahiyetteki bir üst realitenin önüne engel olarak dikilmeye başlar. (106) Zaten ona bu yüzden ‘nefsaniyet’ denilmeye başlanır. (106) Fakat unutmamak gerekir ki o an için üsttekine engel durumundaki bu alt realite, daha önce, o üst vicdan kademesini hazırlamış bulunan bir önceki kademede üst realite konumundaydı. (106) Dolayısıyla, aynı realite, sırayla hem vazifeye, hem nefsaniyete yönelebilmektedir. (113) Uyulması icap eden yerde vazifeye, geride bırakılması gereken yerde de nefsaniyete yöneliktir. (113)

Realitenin hazmedilmesi, teşevvüş ve üst kademeye geçme

Vicdan mücadelelerinin en şiddetlileri özellikle orta insanlık kademelerinde (insanlık safhasının orta kademelerinde) yaşanır; bu kademelerdeki insanlar sürekli olarak, bir huzur bir huzursuzluk arasında gidip gelerek yaşarlar. (182) Bu hâller, vicdan düalitesinin iki unsuru arasındaki, bâriz olarak ortaya çıkan denge ve dengesizlik durumlarına tekabül ederler. (182) Dengenin kurulmasıyla gelen huzur, insanı, ‘idrak’i oranında tatminkâr bir duruma sokar; bu sayede o, kendisini problemlerini halletmiş olarak görür. (182) Fakat icaplara ve öz varlığın (Öz varlık) beliren ihtiyaçlarına göre ‘vicdan’ın denge hattı daha yukarılara veya aşağılara doğru bozulmaya başladığı anda keyfi yine kaçar. (182) Yeni bir realite karşısında, eski realitesinin yıkılmak üzere olduğu hissi ona azap (tazip) verir. (182) Bu ıstırap, dengenin bozulma derecesi oranında artar. (182) Bu hâl her devreye, her kademeye göre çeşitli mahiyet ve şekiller alır. (182) Bazen –özellikle az ilerlemiş kademelerde– hakiki vicdan azabı hâlinde tecelli eder. (182) Bu azap şekilleri, dengelerin aşağı doğru kayışları nda daha çok görülür. (182) Varlığın ileri inkişaf derecelerinde bu tür azaplar olmaz ama, çeşitli ‘teşevvüş’ hâl ve şekilleri meydana gelir ki, bunlar da az önemli huzursuzluklar sayılmaz. (182) Bütün bu huzursuzluk veya ıstırap hâlleri; vicdan realitelerinin (vicdan mekanizmasının alt ve üst realitelerinin) daha üst seviyelerde denkleşmeleriyle, bu sayede öz bilgilerin artmasıyla ve insanların, mukadder olan vazife plânlarına yaklaşmalarıyla sonuçlanır. (182)

Üst realiteyi benimsemek, alt realitenin bağlarından çözülmekle mümkün olur. (109) Fakat alt realiteden silkinip kurtulmak, o realiteyi gelişigüzel fırlatıp atıvermek suretiyle olmaz. (107) Bir realitenin daha yüksek bir realiteye yerini bırakması keyfi bir iş olmayıp, öncelikle, bir inkişaf zaruretinin sonucudur. (107) Bir realitenin terk edilip daha üstün bir realiteye geçilebilmesi için, o (terk edilecek) realitenin bütün icaplarına uyulmuş olması, ona hâkim duruma geçilmesi ve onun iyice hazmedilmesi gerekir, yani terk edilecek realitenin sonuçlarının öz varlık tarafından bütün icaplarıyla benimsenmiş ve öz bilgi hâline girmiş bulunması gerekir. (107) Yoksa o realite altta değil, hâlâ üstte sayılır. (107) Vicdan mekanizmasındaki bir realite, eğer henüz benimsenmemiş ve hazmedilmemişse, o, alt değil, hâlâ üst unsur konumundadır (yani kademe değiştirilmemiş ve üstteki realite alta, nefsaniyet unsuru konumuna henüz düşmemiş demektir). (107) Çünkü o, geçirilmiş değil, henüz geçirilmesi gereken bir realitedir. (107-108) Yani kazanılmış değil, kazanılacak bir realitedir hâlâ. (108) Dolayısıyla onun icaplarına tam mânâsıyla uyulması gerekir; tâ ki o realite, geçirilmiş, yaşanmış bir unsur olarak alt plâna, nefsaniyet plânına inebilsin, yani yeni düalitenin –nefsaniyetini oluşturmak üzere– alt unsuru olabilsin. (108)

Eskimiş, geriye bırakılması gereken bir realiteden silkinmek için yapılan mücadelelerden meydana gelen olaylar ve bu olaylardan alınan dersler, öz bilginin artmasına, idrakin genişlemesine ve sonuç olarak ruhun tekâmülüne neden olurlar. (108)

Realiteler zincirinin halkalarına bir örnek

Realiteler birbirlerini değişmeyen bir sıra içinde izlemezler; birbirlerini kişinin tekâmül ihtiyacına ve idrak kapasitesine göre değişerek izlerler. (108) Bu konu bir örnekle şöyle açıklanabilir:

İntikam duygusuyla insan öldürmenin mübah sayıldığı bir kademe düşünelim! (108) Orada, babasını veya akrabasını öldüren bir katilden kan davası güderek öç almanın lüzumuna inanmış ve bu işi bu inançla bir vecibe olarak kabullenmiş bir insan var. (108) Bu inanç o kademenin bir bilgisi, bir realitesidir. (108) Fakat bunun üstünde öyle bir bilgi kademesi daha bulunur ki, bu kademede ise kendisine fenalık yapmış bir insan hakkında intikam duygusu beslemenin caiz (uygun, yerinde, doğru, yakışık) olmadığı, bunun sorumluluğu icap ettiren bir hâl olduğu, ayrıca, fenalıklara daima af ve hoşgörü ile karşılık verilmesi gerektiği bilgisi ve yargısı geçerlidir. (108) Önceki kademede yaşamış insanın, kendi realitesinden sıyrılıp üst kademe realitesine geçmesinin kararlaştırılmış olduğunu ve dünyaya bunun için tekrar gelmiş olduğunu farzedelim! ( 108) O insan dünyaya gelirken kendisini eski realitesinden kurtarmaya yardım edecek bütün mücadele imkânlarını ‘ferdî plân’ına koymuş bulunmaktadır. (108) Fakat şu anda, hâlâ o eski realitesinin tesiri altındadır. (109) Vicdan mekanizmasının menfî kutbunu oluşturan “intikam nefsaniyeti realitesi”nin güçlü bağları karşısında o insan, affetme, hoşgörü, hatta sevgi telkin eden üst realiteye yanaşmayabilir. (109) Bu takdirde eski intikam realitesinden kendisini kurtaramayacaktır. (109) Dolayısıyla eğer kendi kendine kalırsa belki bütün hayatı boyunca yerinden kımıldayamayacak ve üst kademeye geçemeyecektir. (109)

Fakat bu hâl asla böyle devam edemez; onun vicdan düalitesinin yukarıdan üst zıddına, aşağıdan da alt zıddına gelen tesirler olacaktır. (109) Üstelik, bir de onun dünyaya gelirken çizilmiş olan hayat plânı vardır ki o, dünyada bu plâna sadık kalacağına nasıl söz vermiş ise, bu plân çerçevesinde ona yardım etmekle vazifelenmiş yardımcı varlıklar (Hâmi ve yardımcı varlıklar) da kuşkusuz vazifelerini yapacaklardır. (109) Dolayısıyla bu yardımcı varlıklar o insanın üst realitelere ulaşması için muhtaç olduğu güçlerin inkişafı maksadıyla neler yapılması gerekiyorsa onları yapacaklardır. (109) İşte, bu yardım ve müdahalelerle o insan, eski realitesinden sökülür ve üst kademenin, hoşgörü ve şefkat bilgilerine atlayarak, eski intikam almak, insan öldürmek realitesinden vazgeçer. (109) Şu hâlde üst realiteyi benimsemek, alt realitenin bağlarından çözülmekle mümkün olur. (109)

Realitelerin birbirini hazırlaması, kapsaması ve öz varlıktaki sonuçlarının birbirini tamamlaması

Realiteler ‘öz varlık’ta sonuçlandırdıkları bilgi bakımından, birbirlerini tamamlayıcı bir nitelik gösterirler. (109) Üstteki dağa tırmanma örneğinde belirtildiği gibi, realiteler yükseldikçe, yüksek realitelerin kapsam sahalarına giren alt kademelerin basit realiteleri, onların kapsamı içinde yavaş yavaş eriyerek kendi kimliklerini kaybeder, fakat tümüyle kaybolmayıp, meydana gelen bütünün kurucu unsurları olarak, birer cüzü olarak kalırlar. (107) Bu bakımdan geçilip geride bırakılan her realite, bir üst realiteyi hazırlarken, zincirleme giden bir bütünün cüzlerinden birini oluşturur. (109) Yani geçmiş bir realite, gelecek realiteyi hazırlarken, ortadan kaybolmaz, izlenimleriyle, sonuçlarıyla gelecek realitenin öz bilgileri içinde mevcut kalır (kalacaktır). (109) Aslında bir insan varlığının ‘görgü ve tecrübe’si de, bu realitelerin, öz varlıkta bilgi hâlinde birikmiş izlenimlerinden ibarettir. (109) Böylece gelecek realiteler, geçmiş realitelerin sonuçlarını içine ala ala genişler, kapsam kazanır ve varlığın görgü ve tecrübelerinin artmasına neden olurlar. (109)

Mesela, kaba ‘bencillik’ realitesinin bulunduğu kademede sözkonusu olan ferdî bencillik nefsaniyeti, üst mâşerî bir plân realitesinde daha üstün ve kapsamlı bir karakterde, “mâşerî bencillik” hâlini alır: Birinci kademede insan, yalnız ferdî menfaatleri için çırpınmaktayken, ikinci kademede kendisine bağlı küçük bir topluluğun, bir ‘aile’nin menfaatleri için çalışmaya başlar. (109- 110) Bu bencillik nefsaniyeti; kademeler yükseldikçe bir cemiyeti, cemaati, ulusu (Uluslar), insanlığı ve hatta bütün varlıkları kapsayacak durumda artar ve genişler ki buralara yöneldikçe de artık ona bencillik değil, diğerkâmlık demek gerekir. (110) Bununla birlikte yine de o, her realite kendisinden bir üsttekine nazaran nefsaniyet durumunda kaldığından, kendisinden bir üst realiteye nazaran, nefsaniyet durumunda kalır. (110)

Bu durum, eski nefsaniyetlerin (önceden vicdan düalitesinin alt kutbunu, nefsaniyet unsurunu oluşturmuş, hazmedilmiş, geçmiş realitelerin) öz varlıktaki sonuçlarının, yeni öğelerin sonuçlarıyla, yani üst zıtların (üst kutbu oluşturacak yeni realitelerin) sonuçlarıyla beslene beslene kapsam kazanmalarını ve inkişaf etmelerini gösterir. (110) Böylece, bir üst realitenin karşısına dikilmek suretiyle, üst realitenin kazanılması için lüzumlu ‘cehit’leri gerektiren bir nefsaniyet realitesi (vicdan düalitesinin alt kutbunu, nefsaniyet unsurunu oluşturan realite), aynı zamanda, bu üst realitenin içine karışmaya, daha yüksek kimliklerde kaybolmaya aday durumdadır. (110) Şu hâlde en ileri ve en yüksek realitelerin öz bilgi hâline geçmiş sentezleri içinde, ilk realitelere ait nefsaniyetlerin (vicdan düalitesinin nefsaniyet unsurunu oluşturmuş, hazmedilmiş realitelerin) o bilgilere intibak etmiş ve ilk mahiyetlerini orada eritmiş sonuçları vardır. (110)

Dünyanın kaba realitelerinin öz varlıktaki sonuçları ya da ince karşılıkları

Dünya idraki ile kıymetlendirilen vicdan realiteleri (vicdan mekanizması realiteleri) varlığın öz bilgisi değildir. (181) Bunlar, varlığın kaba maddelerdeki ‘bedenlenme’lerinin icaplarına göre, madde durumlarının, vazife-nefsaniyet düalitesi içinde çeşit çeşit formlar gösteren görünüşlerinden ibarettir. (181) İnsan beynine göre kıymetlendirilmiş olan dünya realiteleri öz varlığa aynı hâl ve şekillerde geçemezler. (110) Zaten böyle olmasaydı bedene hiç lüzum kalmaz, ‘varlık’ dünyada doğrudan doğruya yaşayabilirdi. (110-111) İnsan beyninin kıymetlendirdiği, dünyada bildiğimiz, gördüğümüz realitelerden öz varlığa geçenler, dünya maddelerine ayarlanmış bulunan realitelerin kaba hâl ve şekilleri değil, o realitelerin “asıl kıymetleri”dir. (111) Bu “asıl kıymetler”, bu realitelerin, öz varlıkta meydana getirmiş oldukları, varlığın ince bünyesine ve ihtiyaçlarına uygun, yüksek ve ince madde kombinezonları hâlindeki birtakım sonuçlarıdır. (111) ‘Küresel zaman’ veya idrakî zaman tekniği ile değerlenen bu ince kombinezonlar, dünyanın ‘yüzeysel zaman’ idrakiyle tarif edilemez ve nitelenemezler. (136)

Yaşanan realiteler ve bu realitelere bağlı iyi ve kötü bütün ‘olaylar’ insanları çeşitli görünüşleriyle memnun eder veya üzerken, hakikatte bunlar, öz varlıkta –“o varlığın” bünyesine uygun değerlerle– insanın anlayamayacağı şekilde birtakım formasyon ve transformasyonlara neden olurlar. (111) Böylece orada, çok yüksek madde sentezleri içinde, dünyadaki görünüşlerinden bambaşka şekil ve tarzlarda, gittikçe değerlenerek zenginleşen ince kombinezonlar meydana getirirler. (111) Bunlar hakiki öz bilgilerdir ki, ruhların ‘tekâmül’lerine hizmet ederler. (111) Kısaca, kaba dünya maddeleri arasında, realitelerin maddi şekil ve durumları birbirini kovalayıp hazırlayarak sürüp giderken, onların –eşanlamlı karşılıkları halinde- öz varlığa geçecek sonuçları da, kaba âleme mahsus ifadelerinden çok daha derin ve ince mânâlar hâlinde birike birike öz bilgileri beslerler. (111) Bunlar hakiki “tekâmül değerleri”dir. (111)

Öz bilgilerle genişlemiş bulunan ‘öz idrak’, yani beden ortamının üstündeki varlığa ait olan ve varlıkla kâinat sonuna kadar uzanan hakiki idrak, dünyada endirekt olarak, ‘beden’ kanalıyla içinde yaşamış olduğu realitelerin kaba görünüşleri yollarından faydalanır ve böylece tâbi bulunduğu ruhun tekâmülüne hizmet eder. (112) Bedenin kabalığı, kaba realiteleri almaya yarar, varlıktaki öz bilgilerin artmasına imkân sağlar. (112) İşte, işleri görülünce unutulması gerekenler, realitelerin kaba bedenlere hitap eden kaba görünüşleridir. (112)

Teşevvüş

Hakikatler

Olaylar

Vicdan

Öz varlık

Dünya bilgileri