Nefsaniyet; ‘inkişaf’ bakımından tanı mlamak gerekirse; cehit ve gayretleri kamçılamak ve insanı kıyas bilgisine sürüklemek için konulmuş bir inkişaf vasıtasıdır. (185) Nefsaniyet, ‘vicdan’ mekanizmasındaki konumu açısından tanımlamak gerekirse; vicdan düalitesinde (vazife-nefsaniyet düalitesinde) insanın vazife sezgisi yolundaki yürüyüş hızını kesmeye yönelik, görünüş itibariyle menfî görünen alt kutup ya da unsurdur. (98, 185) Vicdanın denge seviyesinin kurulduğu kademelerden her birinde, biri vazifeye (üst realite), diğeri nefsaniyete yönelmiş (alt realite), birbirine zıt iki realite (realiteler zincirinin her ardışık iki halkası) bulunur. (105) Her kademenin üst realitesi bir üstteki kademenin alt realitesidir. (106,113) Yani her kademedeki düalitenin vazifeye yönelik unsuru, bir üst kademenin nefsaniyet unsurudur; nefsaniyete yönelik unsuru ise, bir alt kademenin vazife unsurudur. (108)
Alt unsur ya da menfî kutup olarak nefsaniyet
Tüm âlemimizde her şey ‘düalite prensibi’ ve değer farklanması mekanizmasıyla meydana gelmektedir ve hiçbir zerre, hiçbir olay ve kavram, bu prensip dışında kalamaz. (98) Dünyamızda ‘tekâmül’ hazırlığının güçlü bir mekanizması olan vicdan da bu prensibe tâbi bulunmaktadır. (98) Yani vicdan, birbirine zıt iki unsurdan oluşmuş bir “birim düalite”dir. (98) Madde kombinezonu
Vicdanın bu iki zıt unsurundan üst taraftaki, ‘vazife’ sezgisine yönelik unsurdur; alt taraftaki ise “vazife sezgisi” yolundaki yürüyüş hızını kesmeye yönelik nefsaniyet unsurudur. (98) Dolayısıyla, birincisine “vazife hazırlığı unsuru” ya da kısaca “vazife unsuru” denir, ikincisi ise, belirtildiği gibi “nefsaniyet unsuru”dur. (98)
Dünyâdaki varlıkların ‘vazife plânı’na hazırlanmaları için işleyen vicdan mekanizması; bu iki unsurun, sürekli olarak “değer farklanması” (Düalite prensibi) sonucunda, yani zıtlardan birinin veya diğerinin daha üstün değerler ve tesirler alması sonucunda meydana gelen çatışmaları, mücadeleleri ve denge hâlleriyle çalışır. (98) Varlıkların ilerlemeleri de bu denge hâllerine göre çeşitli biçimler alırlar. (98)
insan, kullanmakla yükümlü bulunduğu ‘idrak’ ve irade özgürlüğüyle ‘cehit’ ve gayretlerini vicdan düalitesinin hangi zıddına yöneltirse, hangi zıdda daha fazla değer yüklerse denge o zıddın lehine olarak bozulur. (104) Çünkü bir ‘madde kombinezonu’na yönelmek, ona tesir göndermek demektir, gönderilen ‘tesirler’ ise birer değerdir ve o tarafın (zıddın) lehine olarak değer farklanmasını icap ettirir. (104)
Nefsaniyetin lüzumu
Nefsaniyet cüzleri ve vazife hazırlığı mücadelesi içinde çırpınan, çabalayan insanın ‘vicdan’ düalitesindeki her nefsaniyet realitesi (alt realite), bir üst ‘realite’nin karşısına dikilmek suretiyle, o üst realitenin kazanılması için ‘cehit’ gösterilmesini gerektirir. (110, 185)
‘İnkişaf mekanizması’nda vazife unsurunun karşısına nefsaniyetin dikilmesi boş ve lüzumsuz bir iş değildir. (185) Nefsaniyet, bütünüyle ve cüzleriyle cehit ve gayretleri kamçılamak ve insanı kıyas bilgisine sürüklemek için konulmuş mükemmel ve esaslı bir vasıtadır. (185) Tekâmül mekanizması hayatlar boyunca artan hızını, nefsaniyet unsurlarının, görünüş itibariyle menfî görünen kudretlerinden alır. (185)
Kırılacak odunun mukavemeti olmazsa balta kullanmaya lüzum kalmaz: (185) Nefsaniyet bu odunun mukavemeti gibidir. (185) Balta da nefsaniyeti yenmek için yapılacak mücadelelere ait cehit ve gayretleri sembolize eder. (185) Şu hâlde, nefsaniyet olmasaydı mücadelelere, cehit ve gayretlere lüzum kalmazdı. (185) Bu takdirde de liyakatsiz, kendi kendine gelecek tekâmüller beklenirdi ki, böyle bir şey mümkün olamaz. (185) Dolayısıyla nefsaniyet olmalı ki, üst unsurlara geçebilmenin cehit ve gayretleri gerçekleşme sahasını bulabilsin. (185) Bu cehit ve gayretler, gelecek merhalelerin bilgilerini ve onların öz varlığa (Öz varlık) maledilmelerini sağlayan temelli süreçlerdir. (185)
Şu hâlde, vazife–nefsaniyet mücadelesi mekanizmasına lüzum vardır ve nefsaniyet bunun için inkişaf yolunda kıymetli bir unsurdur. (185) Vazife unsurlar nın önüne o yüzden çetin ve sert birtakım sonuçlar doğuracak olan nefsaniyet cüzleri dikilmektedir. (184-185)
Değer farklanması yoluyla nefsaniyet seviyesinin ve denge seviyesinin değişmesi
Herhangi bir kademedeki vicdan düalitesinde, biri vazifeye, diğeri nefsaniyete yönelmiş, birbirine zıt görünen iki unsur; bir insanı ‘vazife plânı’nın bilgilerine hazırlayıcı mahiyette, aşağıdan yukarıya doğru sıralanmış ve ihtiyaçların zaruret ve icaplarına göre tertiplenmiş realiteler zincirinin o kademeye mahsus, birbirine kenetli, alt ve üst iki halkasıdır (yani iki realitesidir). (105) Bir başka deyişle, aşağıdan yukarıya doğru sıralanmış bu realiteler zincirinin birbirini izleyen ya da birbirine kenetli her iki halkasından üstteki realite halkası, bu düalitenin üst unsurunu (vazife unsurunu), alttaki realite halkası da alt unsurunu (nefsaniyet unsurunu) oluşturur. (105, 113)
Vicdan düalitesinin müspet denilen üst realitesiyle, izafî olarak menfî denilen alt realitesi, yani nefsaniyet realitesi, herhangi bir inkişaf kademesindeki insanda denge hâlinde bulunur. (104) Yani bunların içerdiği değerler, aralarındaki statüyü muhafaza eder. (104) Fakat bu denge devamlı olarak sabit kalmaz, her an bozulur. (104) Bozulan bütün düalite dengeleri ise daima yeniden kurulmaya, denge hâline gelmeye eğilimlidir. (104) ‘Düalite prensibi’ gereğince, dengesi bozulmuş zıtlar asla o hâlde kalamazlar; hangi tarafın fazla değer alması yla denge bozulmuşsa, dengenin tekrar kurulması için, o taraftan (değer almış unsurdan), zayıf kalmış tarafa (değer almamış unsura) bir değer akımı başlar: (104) Mesela müspet unsurdan menfî unsura bir değer akımı başlar ki, bu da menfî zıddın değer seviyesinin, müspet zıddın değer seviyesi hizasına kadar yükselmesini icap ettirir. (104) Bu suretle yüksek değerler alarak seviyesini arttırmış müspet (üst) taraf ile menfî (alt) taraf arasında kurulan yeni denge seviyesi, önceki seviyeye nazaran daha üstün bir duruma girmiş bulunur ki, bu da o “birim düalite”nin bir üst kademeye geçmiş olması, yani vicdan mekanizması ndaki ‘idrak’in “vazife bilgisi”ne biraz daha yaklaşmış bulunması demektir. (104)
Buna karşılık eğer menfî zıdda, yani nefsaniyete daha fazla değer gönderilirse, işlem, tersine döner; daha doğrusu, işlem önceki gibi gerçekleşmekle birlikte, yön ters tarafa döner. (104) Bu takdirde “birim düalite” dengesi, yani vicdan dengesi bir kademe aşağıya doğru kaymaya başlar. (104) Dengenin aşağılara kayması demekse vicdanın yüksek kıymetlerinden bir şeyler kaybetmeye başlaması demektir ki, bu gibi hâllerde insanlar görünüşe bakarak, “vicdan sesini boğmak, körletmiş olmak” gibi deyimler kullanırlar. (104-105) İnsanlar, önceki hallerde ise, yani müspet unsurdan menfî unsura değer akımıyla denge seviyesinin bir üste çıkması hallerinde ise “vicdan sesinin güçlenmiş olması”ndan bahsederler. (105)
Vazife ve nefsaniyet yönlerine yönelmiş zıt unsurların birbirine nazaran durumlarının daha maddi kıymet benzerleriyle açıklanabilmesi için, vicdan düalitesi iki kutuplu bir mıknatıs çubuğuna benzetilebilir: (113)
Bu çubuğu “+” tarafı yukarı, “–” tarafı aşağı gelmek üzere çekül yönünde tutalım! (113) Bu hâlde iken çubuğun üst yarısı ile alt yarısı birbirine eşit miktarda zıt mıknatısîyeti (manyetizmi) içermektedir. (113) Bu çubuk üst tarafa doğru uzatıldığında, yani ona üst taraftan mıknatısîyet eklenirse denge bozulacağı için çubuğun nötr noktası yerinden oynar ve biraz daha yukarı yükselir. (113) Çünkü “+” taraftan eklenen bir miktar mıknatısîyetle “+”dan “–“ye doğru bir mıknatısîlik akımı başlayacağından denge hattı yukarıya çıkar. (113) Bu işlemi alt taraftan yaparsak sonuç tersi olur, denge hattı biraz daha aşağı seviyeye kayar. (113)
Bu, kaba bir örnek olmakla birlikte, sezgi vermesi bakımından yararlıdır. (113) Deneyde görüldüğü gibi, biri “+”, diğeri “–“ işaretli olmakla birlikte, çubuğun her iki tarafındaki unsur, cevherî bakımdan aynıdır, yani aynı cevherdir. (113) Kuşkusuz, bu örnekte mıknatıs çubuğu ile sembolize edilmiş olan vicdan düalitesi, aslında bu kadar basit bir durum göstermez. (113) Yani onun unsurları arasında, bir mıknatısîyet unsurlarıyla kıyas kabul etmeyecek kadar büyük ve kompleks farklar vardır; vicdan mekanizmasındaki realite farkları, mıknatısın “+”, “–“ kutuplarındaki gibi basit değildir. (113) Bu mıknatıs örneği, sadece vicdan mekanizmasının nasıl işlediğine dair kabaca bir sezgi kazandırmak üzere verilmiştir. (113)
Vicdan düalitesindeki mevcut dengenin, iki kutuplu mıknatıs çubuğunda cereyan eden işleme benzer şekilde, “değer farklanması”yla yukarı kayması, daha ayrıntılı olarak şöyle açıklanabilir:
Bir mıknatıs çubuğu ile sembolleştirdiğ imiz vicdanı çekül yönünde (dikey yönde) tutalım! Üst tarafta bulunan vazifeye yönelik unsuru ile, alt tarafı işgal eden nefsaniyete yönelik unsuru denge hâlinde iken, bu unsurların kıymet dereceleri insan idraki muvacehesinde (karşısında, önünde), yani yine bizzat vicdan mekanizmasında birbirine eşittir. (114) Bu iki unsurun ya da kutbun denge hattı da mıknatıs çubuğunun tam ortasındadır. (114) Eğer bu vicdan çubuğunu üst yarısından itibaren yukarıya doğru uzatırsak, yani üst tarafa ya da vazife realitesine (üst realiteye) yakın cüzlere değerler ilave edersek, çubuğun yükü o tarafa doğru artar ve eski denge hattı daha aşağıda kalır. (114)
Bu takdirde, “vazife kutbu” ile “nefsaniyet kutbu”nun birbirine karşı olan denge durumu bozulmuş bulunur. (114) Fakat denge yasası bu bozukluğa katlanamaz. (114) Mıknatısîlik olayında olduğu gibi, denge tekrar kuruluncaya kadar, değeri artmış olan kutuptan az değerli kutba, yani “vazife” tarafından “nefsaniyet” tarafına doğru bir akım başlar. (114) Bu akım doğal olarak, bazı kıymet cüzlerinin “üst realite”den “alt realite”ye geçmesi demektir. (114) Kuşkusuz burada sözkonusu olan değerler, ‘realite’nin maddeler ve şekillerle ilgili bedensel yanı için değil, ‘öz bilgiler’le ilgili, varlığa hitap eden yanı içindir. (114) Bunlar öz bilgi değerleridir ve vicdan mekanizmasının bir sürü işleminden sonra gerçekleşirler. (114) Böylece “+” taraftan “–“ tarafa bu akımın başlaması, bozulmuş olan denge hattının, öncekine nazaran biraz daha yüksek seviyede, yeniden kurulmasına neden olur. (114) Daha doğrusu “vazife unsuru” değerlerinin bir kısmı, “nefsaniyet unsuru” değerleri arasına karışarak nefsaniyet seviyesini de biraz daha yükseltmiş olur. (114) Bu suretle de öz bilgi seviyesi ve “öz bilgi idraki” yukarılara doğru uzanır. (114)
Şu halde, vicdan mekanizmasının vazife tarafına ait değerleri arttıkça, bu üst tarafın nefsaniyet tarafına akan değerleri, nefsaniyet kutbunun vazife kutbuna doğru biraz daha kaymasına ve iki taraf arasındaki denge hattının da ‘vazife plânı’ bilgilerine doğru yükselmesine neden olmaktadır. (114)
Realiteler zincirinin her kademedeki ardışık alt ve üst halkaları
Vicdan düalitesinde dengeyi sağlayan iki zıt ‘realite’den yukarıda olanı vazife plânına, aşağıda olanı nefsaniyete yönelmiştir. (103) Mesela, ‘diğerkâmlık’ duygusu vazife plânına daha yaklaştırıcı bir üst realite ise, onun karşı sına zıt olarak dikilen ‘bencillik’ nefsaniyeti (nefsaniyetin bencillik denilen biçimi) de alt realiteyi oluşturur. (103) Fakat aslında bunların ikisi de, bir düalite içinde, düalite prensibinin icapları yla birbirine zıt nitelikler gösteren aynı kıymetin iki taraflı tezahüründen başka şey değildir. (103) Vicdan düalitesinin yukarılarda kurulmuş denge seviyeleri feragatin, fedakârlığın, ‘sevgi’nin ve özellikle vazife sevgisinin bahtiyarlık ve mutluluk duygularını içerir. (207) Fakat vicdan mekanizmasının inkişafı ele alınırken genellikle yapıldığı gibi sevgi, fedakârlık, nefsaniyet, vicdan gibi birtakım durum ve ‘melekeler’i belirli bir tertibe tâbi tutarak sıralamak doğru değildir. (103) Mesela “önce fedakârlık safhası gelir, sonra onu mutlaka bir sevgi veya vicdan safhası izler”gibi mutlak bir sıralama yapmak yanlıştır. (103) İnsanların hayatı boyunca hem birbirine zıt olan, hem de birbirini destekleyen, vicdanın vazifeye ve nefsaniyete yönelik unsurları, bir bütünün iki zıddı hâlinde karşı karşıya yürüyüp giderler. (103) Kısaca, vicdan mekanizması, bazen nefsaniyet, bazen vazife yönüne yönelmiş iki taraflı bir bütün hâli gösterir ki; üstte belirtilen durum ve melekeler, her kademede, bu iki taraflı bütünün müspet ve menfî taraflarında, o kademeye uygun hâl ve ihtiyaçlara ayarlı denge durumlarını alırlar. (103)
Herhangi bir kademedeki vicdan mekanizmasında birbirine zıt görünen iki unsur, bir insanı, vazife plânının bilgilerine hazırlayıcı mahiyette, aşağıdan yukarıya doğru sıralanmış ve ihtiyaçların zaruret ve icaplarına göre tertiplenmiş realiteler zincirinin, o kademeye mahsus, birbirine kenetli, alt ve üst, iki halkasıdır; alttaki halkayı oluşturan realite nefsaniyete yönelmiş, üstteki de vazifeye yönelmiştir. (105) Bir başka deyişle, bir insanı vazife plânına hazırlayan realiteler zincirinin ardışık her iki halkasından üstteki realite halkası, onun o kademedeki vicdan mekanizmasının ya da “birim düalite”sinin üst unsurunu (vazifeye yönelik unsurunu), alttaki realite halkası da alt unsurunu (nefsaniyete yönelik unsurunu) oluşturur. (105, 113) Fakat bu realiteler herkeste mutlak olarak aynı sırayı takip etmezler (yani herkes için tek ve ortak bir realiteler zinciri sözkonusu değildir), lüzum ve ihtiyaçlara göre sıralanırlar. (181)
Vicdan mekanizmasının her kademedeki vazifeye yönelik unsuru, bir üst kademenin nefsaniyet unsurudur; nefsaniyete yönelik unsuru ise, bir alt kademenin vazife unsurudur. (108) İşte realiteler bu şekilde aşağıdan yukarılara doğru birbirlerini izlerler. (108) Fakat realiteler birbirlerini değişmeyen bir sıra içinde değil, kişinin tekâmül ihtiyacına ve idrak kapasitesine göre değişerek izlerler. (108) İnsan bir realitede tamamen yaşadıktan sonra, orada kendisini tatmin etmemeye başlayan noktalarla karşılaşınca ve daha üstü’nü aramak ihtiyacını duyunca içinde bulunduğu realite, artık alt ‘plân’a düşmesi gereken, nefsaniyet hâline giren bir unsur durumuna düşer. (108)
Devresini tamamlamış her realite, insanı ‘vazife plânı’na biraz daha yaklaştırıcı mahiyetteki bir üst realitenin önüne engel olarak dikilmeye başlar. (106) Zaten ona bu yüzden nefsaniyet denilmeye başlanır. (106) Fakat unutmamak gerekir ki, o an için üsttekine engel durumundaki bu alt realite, daha önce, o üst vicdan kademesini hazırlamış bulunan bir önceki kademede üst realite konumundaydı. (106) Dolayısıyla, aynı realite, sırayla hem vazifeye, hem nefsaniyete yönelebilmektedir. (113) Uyulması icap eden yerde vazifeye, geride bırakılması gereken yerde de nefsaniyete yöneliktir. (113)
Vicdan mekanizmasındaki bir realite, eğer henüz benimsenmemiş ve hazmedilmemişse, o, alt değil, hâlâ üst unsur konumundadır (yani kademe değiştirilmemiş ve üstteki realite alta, nefsaniyet unsuru konumuna henüz düşmemiş demektir). (107) Çünkü o, geçirilmiş değil, henüz geçirilmesi gereken bir realitedir. (107-108) Yani kazanılmış değil, kazanılacak bir realitedir hâlâ. (108) Dolayısıyla onun icaplarına tam mânâsıyla uyulması gerekir; tâ ki o realite, geçirilmiş, yaşanmış bir unsur olarak alt plâna, nefsaniyet plânına inebilsin, yani yeni düalitenin –nefsaniyetini oluşturmak üzere– alt unsuru olabilsin. (108)
Sevginin, vicdanda müspet ve menfî yollardaki iki yönü
‘Sevgi’, müspet yoldaki diğerkâmlık tarafıyla vicdan mekanizmasının vazifeye yönelik üst unsurlarını takviye edip, inkişafın hızlı ve idrakli bir yürüyüşünü sağlarken; menfî yoldaki ‘bencillik’ tarafıyla da, alt nefsaniyet unsurlarını tahrik edip, inkişafın yürüyüş temposunu ağırlaştıran ve insanı ıstıraplı şartlar içine sokan bir inkişaf vasıtasıdır. (134, 133, 129) Böylece sevgi, her iki takdirde de, birbirine zıt yollardan öz bilginin artmasına neden olur. (134)
Sevginin vicdan mekanizmasında yerine göre değişen, müspet ve menfî rolleri şöyle örneklendirilebilir:
1- Sevgiyle bir insana yardım edilir, denize düşen birini kurtarmak için fedakârlık yapılır, aç kalan bir kimse doyurulur, ağlayanın gözyaşları dindirilirse, bütün bunların sonunda insana bir ferahlık, bir huzur ve hatta mutluluk duygusu gelir ki, bu, hızlı bir inkişafın şuurdaki tezahürüdür. (134)
2- Buna karşılık sevgi için birçok kalp de kırılır, bir ihanetin cezası da verilir, bir rakibin vücudunun ortadan kaldırılması (aşk yüzünden cinayet) da düşünülür, başkasına fenalık da yapılır ve bunun sonucunda bu kez insanda huzursuzluk ve sıkıntı başlar ki, bu da ağırlaşmış bir inkişafın insan üzerindeki baskısını ifade eder. (134)
Birinci gruptakiler, vicdan mekanizmasının ne kadar yüksek unsurlarına yönelik kudretler ise, ikinci gruptakiler de o kadar “nefsaniyet realiteleri”ni besleyici geri etkenlerdir. (134-135) İnsanlarda inkişaf kademelerine göre bunların her ikisi de bulunabilir ve ona göre de sonuçlar doğururlar. (135) Şu hâlde, bir inkişaf kademesi, ne kadar aşağılarda ise, o kademedeki sevgiye karışan bencillik malzemeleri ve vibrasyonları da o kadar fazla; ne kadar yukarılarda ise, yani denge seviyesi ne kadar üstte ise, sevgi unsuru da o oranda saf ve erdem vibrasyonlarıyla zenginleşmiş bulunur. (135)
Nefsaniyete yönelmenin dünya hayatındaki ve spatyom hayatındaki sonuçları: Istıraplar
İnsan, “vazife bilgisi sezgisi”ne (Vazife) ulaşmak, yani ilâhî icaba (Aslî icap) idrakini intibak ettirebilecek, ahenge girebilecek durumlara gelebilmek (Ahenkten olmak) üzere ne kadar ‘cehit’ ve gayret gösterir ve başarılı olursa, vazife plânına da o oranda hızlı ve emin olarak yaklaşmış bulunur; böylece dünya hayatının ıstıraplı, ağır kademelerini de o kadar çabuk atlatmış olur. (199) Bir insan, bunu yapmayıp, sürekli olarak nefsaniyetine yenilir, ondan kurtulmak cehdini göstermez, geri hislerle, basit düşüncelerle bağdaşıp kalırsa ve dünyayı, mukadderat plânının (Ferdî plân) tatbikatına bir vasıta değil de, nefsaniyetlerinin tatminine bir vasıta sayarak, plânının icaplarını çiğner geçerse, o zaman, onun esasen otomatik yürüyen ‘mâşerî plân’ları, hazırlıkları ve hayat şartları; vazifeli yardımcı larca bu hareketlerinin ıslah edilmesi yoluna yöneltilir. (199, 200) O insan, hayat şartlarının birdenbire çatılan kaşları, ekşiyen yüzleri karşısında nedenini idrak etmeden, çok güç durumlara düşmeye başladığını görür; işleri tersine yürümeye başlar, maddi, manevi üzüntüler, acılar birbirini izler. (200)
Genel tekâmül prensipleri, hiçbir varlığın sürekli olarak aşağılara doğru yuvarlanıp gitmesine rıza göstermez. (105) Eğer bir insan, sürekli olarak vicdanı nın menfî zıddına (alt unsura, alt realiteye) değerler göndermek suretiyle dengeyi (iki zıt arasındaki denge seviyesini) hep aşağılara doğru kaydırarak, idrak ve irade özgürlüğünü kötüye kullanmaktan kendisini kurtaramayacak bir duruma girerse, ona yardımla yükümlü (Yükümlülük) olan vazifeli varlıklar, onu yuvarlanmaktan kurtarmak için, gönderdikleri güçlü tesirlerle, derhal onu mecburi bir ‘otomatizma’ya sevk ederler: (105) Yani –insanlığın ilk kademelerinde olduğu gibi– (İnsanlık safhası) önüne birtakım çekici veya itici, ağır olayları sürerek idrak ve iradesinin otomatik olarak istenilen üst zıdda yönelmesini sağlamaya çalışırlar. (105) Doğal olarak, az çok zorlayıcı bir karakter taşıyan bu hâl, önceki (üst kademelerdeki) “serbest iradeli hal”de olduğu gibi öyle pek kolaylık içinde cereyan etmez. (105) Aksine, bu otomatik halde, otomatizmanın gereği olarak ortaya (o insanın karşısına, önüne) sürülecek sayısız olayın genellikle ıstıraplı ve sıkıcı mahiyetleri, iradesini yola sokuncaya kadar o insana, pek çok zahmet, azap ve hatta icap ediyorsa, işkence ve ölümler hazırlar. (105) Tâ ki onun, kendi “serbest hâliyle kullanamadığı iradesi”, istenilen zıt tarafa (vicdan düalitesinin üst zıttına) yönelebilecek kudreti kazanmış olsun. (105)
Vicdanın ‘bencillik’ denilen reziletlere ait alt kademelerindeki bütün yürüyüşler, belki cehennem kavramıyla dahi ifadesi güç olan her çeşit azabı ve ıstırabı beraberinde taşır. (207) Vicdan düalitelerinin üst unsurlarına yönelmeye yeterli gelecek derecede güçlenmemiş, daha doğrusu alt kademe bilgilerinin tesirlerinden kendilerini kurtaramamış ve vicdanlarının denge seviyelerini yükseltmekten âciz kalmış insanların karşılarına, onların tekâmülleriyle vazifeli olan yardımcı varlıklar, böyle bir sürü olay çıkartırlar; o insanlar da bu olaylardan doğan azap ve ıstırapların etkisi altında, girdikleri ‘kıyas bilgisi’nden önemli dersler alırlar ki, bu derslerin her biri onların ‘öz bilgiler’inin tohumlarını atar ve idraklerini daha üst kademelerdeki realitelere ait yüksek değerlere hazırlar. (124)
Bilgileri sağlayan ‘olaylar’, varlığın ihtiyacına uygun olarak yardımcı varlıklar tarafından tertiplenir ve insanın önüne konur veya aynı nedenle o varlığa, yine, yardımcı varlıkların gönderecekleri tesirlerle yaptırtılırlar. (123) O varlık bu olaylara bizzat kendisi, kendi hareketleriyle neden olur. (123) İstenilen herhangi bir olayı bir insana yaptırtmak için icap ettiği zaman yardımcı varlıklar, onun vicdanının nefsaniyet unsurlarını tahrik ederler veya onun karşısına kendi seçimi (ihtiyarı) dışında olaylar çıkartır ve böylece onu çeşitli hareketlere sevk etmiş olurlar. (123, 124) Bu da nefsanî hareketlerinin acı sonuçlarını ona tattırmak ve bu sayede o insanı kıyas bilgisine götürerek, öz bilgilerine o yoldan değerler hazırlamak içindir. (124)
Mesela ‘inkişaf’ hazırlıklarını yavaşlatmış bir insan, eğer bir katilin duyacağı ıstırapları çekecekse, onun buna ihtiyacı varsa o insanın önüne öyle olaylar çıkartılır ki o, bunlar karşısında kendini tutamayıp karşısındakini öldürür. (124) Böyle, sonucu çok vahim bir olaya onun bizzat neden olması, keyfî veya rastgele meydana gelmiş bir iş değildir: (124) Yavaşlatmış olduğu inkişaf hazırlı klarını tekrar canlandırabilmesi için lüzumlu olan kıyas bilgisine girebilmesi, olaylara ancak, bizzat kendisinin liyakat kazandığını idrak edebilmesi oranında mümkün olacaktır. (124) Bunu da sağlayacak olan şey, onun bir insanı öldürmesidir. (124)
Acı duyguların en şiddetlileri ‘spatyom’ hayatında, yani ölüm sonrası nda yaşanır. (204) Spatyom hayatındaki murakabe ve muhasebe (Büyük kıyasî muhasebe), her zaman ve hatta çoğu zaman rahat ve sakin olarak geçmez. (204) Bilhassa ilk intikal devreleri genellikle huzursuzluk, şiddetli ‘ıstırap’, azap ve ağır teşevvüş halleri eşli-ğinde olur. (204) Spatyom hayatında inkişaf mekanizmasının (vicdanın) ‘vazife plânı’nın kontrolü altında tam bir serbestlikle işleyişi, varlığı, çoğu zaman ıstıraplı olan kıyas bilgileriyle sentez ve analizler yapmaya, zorla sürükler. (204) Bu sırada kıyasın etkilerini dünyadaki gibi hafifletici çevre tesirleri de artık mevcut olmadığından, kıyastan ileri gelen acı duygular dünyadakinden binlerce defa artmış olarak varlığa azap verirler. (204) Spatyom hayatında çekilen bu ıstıraplar, şuurdışı bilgilerinin muhasebeleri sırasında varlıkların girecekleri kıyas bilgilerinin kıymetli yardımcılarıdır. (125)
Yapılması gerekenler ve yöntemler
Şu halde bir insan herhangi bir huzursuzluk ya da ‘teşevvüş’ ve ıstırap ile karşılaştığı zaman, vicdanı herhangi bir azabın kıvılcımlarıyla yanmaya başladığı zaman, derhal kendisini toplayarak, idrakini vicdanının unsurları arasında dolaştırması, o zamana kadar iltifat etmediği (yönelmediği) vicdanının üst unsuruna yönelmesi, istekleriyle ona değerler göndermeye başlaması; buna karşılık, alt realiteye ait isteklerini, alışkanlıklarını, arzularını geri plânlara atarak, onları yeni değerlerle beslememesi ve her şeyden önce bunun için lüzumlu ‘cehit’ ve gayretleri göstermesi gerekir. (182) Bunu yaptıkça vicdan dengesi yavaş yavaş üst seviyelerde kurulmaya başlar. (183) Bu gerçekleşince de yeni doğacak daha büyük bir huzur ve mutluluğun neşesi bütün geçmiş mihnet ve meşakkatlerin hepsini siler süpürür. (183) O mihnet ve meşakkatlerden geriye kalan, onların öz varlığa geçmiş bilgileridir ki, bu bilgiler zengin bir inkişaf hamulesi hâlinde, o insanı yüksek tekâmül plânlarına daha ziyade yaklaştırmış bulunur ve aslında insanda huzurun artması da bu hâlin sonucudur. (183)
Bir insanın “dünya kıymetleri idraki” muvacehesinde (yani bir insanın dünyasal kıymetlere bağlı dünya idrâkiyle) yapacağı iş, vicdan düalitesinin “vazifeye yönelik unsuru”nu beslemek, “nefsaniyet unsuru”nu geriye atmak olmalıdır. (115) Çünkü vazife unsuruna değerler eklendikçe vicdan dengesinin ‘öz varlık’taki kazançları hızla yükselecek; fakat nefsaniyet unsurlarına bağlanılıp üst unsurlar ihmal edildiği takdirde, öz bilgilerin artması bu kez başka kanallardan, uzun uzadıya geçirilecek ıstıraplı, zahmetli işlemlerle olacak ve kuşkusuz, otomatik yürüyüşe tâbi olarak yavaşlayacaktır. (115) Şu halde inkişaf yolunu kısaltmak ve vicdan mekanizmalarının zahmetli müdahale zaruretlerini mümkün mertebe azaltmak için, bu mekanizmanın üst ve alt unsurları nı birbirinden ayırt edebilecek idrâk seviyesine bir an önce ulaşmaklazımdır, tâ ki üstlere yönelmenin idraki ve cehdi mümkün olabilsin. (115)

