Vazife; Aslî Prensibin ışığı altında, ‘yüksek prensipler’in çizmiş olduğu tekâmül yolunda, ‘Ünite’nin kurduğu kâinatşümûl idare mekanizması dahilinde, kâinatın bütün mekanizmalarında, vazife idrakine ulaşmış ‘vazife plânı’ mensuplarının, uzmanlık kabiliyetlerine ve liyakat derecelerine göre ifasıyla yükümlü oldukları ve ifa ettikleri, ruhların ‘tekâmül’ünü hedef alan sayısız iş ve hizmetlerden her biridir. (73, 71, 74, 39, 70)
Vazife; ‘varlık’lar için, “bütün fiil ve hareketlerin gayesi” demektir. (97) İnsanların, bir ‘ulus’ veya devlet topluluğu içinde –kendi idraklerine göre– “vazife” diye adlandırdıkları şeylerin hepsi, ancak, “vazife sezgisi”nin birer hazırlık malzemesinden ibarettir. (169) “Vazife sezgisinin idraki” yeryüzündeki en yüksek idraktir. (168-169) ‘İnsanlık safhası’ndaki tekâmülün mânâsı dünya-üstü vazife plânına hazırlanmaktır. (97)
Vazifeler, vazifeleri yerine getirenler ve vazife örgütlenmesi
Büyük icapları (Aslî icap) taşıyan tesirler, kâinatın (Madde kâinatı) bütününden en küçük zerresine kadar her tarafına nüfuz ederler ve fonksiyonlarını yaparlar. (63) Bu fonksiyonlara göre madde cevheri (aslî madde) şekillenir, inkişaf eder, toplanır, dağılır, formasyonlar, deformasyonlar ve transformasyonlar geçirir ve bu suretle kâinat bütünü ve cüzleri ruhların ihtiyaçlarına göre sevk ve idare olunur. (63) Bu da doğal olarak, kâinat içindeki alt ve üst, çeşitli mekanizmalarla ve vazife prensipleriyle yürütülür. (63)
Kâinatta Aslî Prensibin (Aslî Prensip) icaplarına göre yapılmakta olan sonsuz iş vardır: (73) Maddelerin teşekküllerinde (şekillendirilmelerinde, oluşturulmalarında), ‘tesirler’in ‘madde’lere ve ‘varlık’lara dağıtımında, bu dağıtımların yerli yerince kullanılmasında, varlıkların çeşitli ‘inkişaf’ safhalarının ve ‘tekâmül’lerinin sevk ve idaresinde ve kontrollerinde, onların tekâmüllerine hizmet eden kaba maddelerin sayısız tezahürlerinin meydana getirilişlerinde, özetle; kâinatın bütün mekanizmalarında yapılacak sayısız iş ve hizmetler mevcuttur ki, bunların her biri, uzmanlık kabiliyetlerine göre varlıkların, ifasıyla yükümlü oldukları birer idarî vazifedir. (73) Bu yükümlülükler –Aslî Prensibin yüksek icaplarına göre– varlıkların ‘liyakat’ dereceleriyle oranlı olarak ifa edilir ve ona göre varlıklar vazifelendirilir ve vazifelenirler. (73)
Vazife plânındaki ‘organizasyon’lar bütün vazifelerini Ünite’nin kurduğu kâinatşümûl idare mekanizması dahilinde, Ünite’den çıkıp organizatörorgan nizamı içinde aşağılara doğru yayılan direktiflere göre ifa ederler. (74, 39) Vazife plânına dahil olmuş varlıkların sayısız yollarda uzmanlaşmaları, vazife ‘liyakat’lerini kazanmaları ve bunun sonucu olarak çeşitli vazifeler etrafında toplanma, gruplaşma, organlaşma ve sistemleşmeleri (Organizasyon sistemleri) daima Aslî Prensibin direktif, yaptırım ve icapları dahilinde, onun ışığı altında meydana gelmektedir. (74)
Vazife plânına ya da vazifeye hazırlanma safhaları ve otomatik vazifeler
‘Yüksek prensipler’in çizmiş olduğu tekâmül yolunda, her organizmanın (Organizasyon, Organ) belirli birtakım vazifeleri vardır. (70) Her organizmanın bütün elemanları, elele verip, kendi kudret ve liyakatleri derecelerine göre, vazifelerini yapmakla yükümlüdürler. (70) Hiçbir ‘organ’ın veya organizatörün kendisine düşen vazifeyi terk ve ihmal etmemesi lazımdır. (70-71) Fakat ‘hidrojen âlemi’nin henüz ilk safhalarındaki ruhların ‘görgü ve tecrübe’leri bu hakikatleri ve zaruretleri idrak edebilmelerine yetecek kadar ilerlemiş değildir. (71) Hatta az çok inkişaf etmiş olanlarında bile bu durum çok noksandır. (71) Bir kâinat sorumluluğunun çeşitli derecelerdeki payını taşıyan vazife idrakine, bu safhadakiler henüz varmış bulunmamaktadırlar. (71) O yüzden, bu varlıklara henüz idare mekanizmasındaki vazifeler verilemez. (71) Dolayısıyla bu varlıklar büyük vazife organizasyonlarına dahil değildirler. (71) Bu ancak, tekâmülün daha ileri safhalarında bulunan, vazife plânlarındaki varlıklara ait bir iştir. (71)
Bununla birlikte, daha alttaki bu idrâksiz, hatta yarı idrakli varlıkların tekâmüllerine yardım etme vazifesiyle yükümlü kılınmış üstün varlıklar, onlara vazife plânına hazırlanmaları için hisselerine düşen zaruri işleri yapabilmelerinde yardım ederler: (71) İleriki (vazife plânındaki) organizasyon teşkilatına hazırlanmaları için, onlar arasında çeşitli topluluklar, gruplaşmalar oluşturulur ve vazife plânına hazırlanma işlerini az çok otomatik (Otomatizma) veya az çok idrakli olarak sürdüren bu grup ve topluluklar, vazifeliler tarafından sevk ve idare edilirler. (71) Bu grup ve topluluklardakiler, gelişip idraklerini genişlettikçe, hareketlerinde de o oranda artan serbestlikler (özgürlükler) kazanmaya başlarlar ve bu sırada kendilerine yavaş yavaş büyük organizasyon sistemlerinin sezgileri verilir. (71) Organizasyon sistemi
Varlıklar insanlık safhasının üstünde başlayan vazife organizasyonlarına birdenbire sokulamazlar. (77) Bunun için uzun hazırlıklardan geçerek vazife plânının icaplarına uygun bir idrak seviyesine ulaşmış olmak gerekir. (77) Bu da, hidrojen âleminin en ilkel kademelerinden en üst kademelerine kadar geçecek çok uzun bir hazırlık devresinden sonra olur. (77) Bir başka deyişle, ‘idrak’in böyle bir vazife liyakatini kazanabilmesi için, ilk varlık hâlinden en yüksek bir insan varlığı hâline gelinceye kadar geçirilmesi gereken birçok safha vardır: (77)
Bitkilerde otomatik-mekanik içgüdülerle, bir tür topluluk hayatının başlaması, ‘organizasyon sistemi’nin en ilkel yürüyüşünün başlangıcı sayılabilir. (77) Mâşerî hayat, hayvanlarda bitkilerdekine kıyasla kendini daha fazla gösterir: (77) Hayvanlarda henüz bir toplum hayatı başlamamış olmakla birlikte, buna doğru ilk hazırlıkları ifade eden oldukça mânâlı topluluklar vardır. (77) Mesela karıncaların, arıların, toplu hâlde yaşayan bazı hayvanların otomatik toplulukları buna örnek olarak gösterilebilir; bunlar insan hayatındaki ‘mâşerî plân’lara aday olan varlıkların tertipli hazırlanışlarıdır. (77) Kuşkusuz bunları birbirlerine bağlayan üst ‘tesirler’ ve bağlar vardır ki, bunlar da bu sahalarda çalışan vazifeli varlıklardan gelmektedir. (77) Böylece, kışlık yiyeceklerini biriktirmeleri için karınca toplulukları teşkilatlandırılır, aynı şekilde arı toplulukları da. (77) Bazen yuvalarını, saldırgan kartallara karşı korumak için civardaki bütün leylekler bir araya toplanarak o kartallarla bir ordu hâlinde savaşırlar. (77) Bazı vahşi hayvanlar aç kaldıkları zaman sürüler oluşturarak avlanmaya çıkarlar. (77) İşte hayvanlarda sık görülen bu hâller, onların daha üst mâşerî plân hazırlıklarının içgüdüsel tatbikatını yapabilmelerini sağlamak için, vazifeli varlıklar tarafından gönderilen lüzumlu tesirlerle meydana getirilmektedir. (77)
Nihayet ‘insanlık safhası’nda, kısmen yine otomatik olmakla birlikte, kısmen yarı idrakli olan topluluklar ve toplum hayatları görülür. (77) Bu safhada artık yüksek vazife organizasyonlarına ulaşmanın doğrudan doğruya ve en yakın hazırlık tatbikatları başlar. (77-78) İnsan hayatının gayesi de bu yolda lüzumlu olan hazırlıkları bitirmektir. (78)
İnsanlık, geçirilmiş az çok pasif inkişaf safhaları ile gelecek aktif ve hakiki tekâmül plânları arasında kalan, yarı idrâkli ve sübjektif hazırlıkları sağlayan, hazırlayıcı durumdaki, ara (arasat) bir ‘plân’dır ve bu bakımından çok büyük öneme sahip bir safhadır. (196) İnsanlı k safhasından sonra vazife plânı safhasına ya da kısaca ‘vazife safhası’na geçilir. (196) İnsanlık safhasında idrâkler henüz “vazife bilgisi”yle aydınlanmış bulunmadığından vazife plânına ait ‘aktif intibaklar’ insan hayatında başlamaz. (196) Çünkü insanlık safhasında ruhların hiçbir davranışı henüz hiçbir icapla tam bir vahdet oluşturabilecek kudrete ermiş değildir. (196) Bununla birlikte insanlık safhasına gelmiş bir varlık, artık idrakli yükselişlerin başladığı vazife safhasının eşiğine ulaşmış ve o safhanın doğrudan doğruya hazırlıklarına başlamış demektir. (196)
Dünyada yaşayan bir insan, her şeyden önce vazifesinin ne olduğunu, neye hazırlandığını, nereden gelip nereye gittiğini ve özellikle ‘vicdan’ bahsinde tarif edilmiş olan iyilik-kötülük kavramına göre nasıl hareket edilmesi gerektiğini bilmelidir. (205) Zaten bunları bilmedikçe daha yukarılara, vazife plânına çıkmaya ne lüzum kalır, ne de imkân. (205) Çünkü bu durumda kaldıkça vazife plânında yapabileceği iş yoktur. (205)
İnsanlık safhasındaki tekâmülün mânâsı, yani hedefi: Vazife plânına hazırlanma
İnsanlık safhasındaki tekâmülün mânâsı dünya-üstü vazife plânına hazırlanmaktır. (97) Bir ‘aile’deki fertlerden, bir okulda okuyan çocuklardan, bir fabrikada çalışan işçilerden, bir kışlada talim gören askerlerden, bir dairede çalışan memurlardan, bir toplantıda kararlar alan diplomatlardan, bir hastanede tedavi gören hastalardan ve tedavi eden doktorlardan, bir devleti ya da ulusu teşkil eden vatandaşlardan oluşan topluluklar, kısacası insanların sayısız topluluklarının hepsi; otomatik nitelikleriyle, büyük vazife plânının yüksek sezgilerini hazırlayıcı tatbikatları sağlayan güçlü ve sürükleyici vasıtalardır. (199)
Vazife plânına hazırlanma safhalarının –‘sevgi plânı’ndaki hazırlanma kademelerine kıyasla– haşin, ilkel, zor ve ıstıraplı kademeleri, dünya hayatlarında geçirilir: (310)
Kimisi ‘nefsaniyet’ düşkünlüğünün sonucu olarak bir tımarhanede ömrünü geçirir, kimisi bir hapishaneye kapatılır (Kıyas bilgisi), kimisi bir lokma ekmeğini kazanmak için mesela maden ocaklarının en ağır hayat şartları içinde, bütün ömrü boyunca gömülü kalır. (199) Bunlar hep “vazife bilgisi sezgisi”ne ulaşmak, yani ilâhî icaba idrâkini intibak ettirebilecek, ahenge girebilecek durumlara gelebilmek içindir. (199) İnsan bunu yapmakta ne kadar ‘cehit’ ve gayret gösterir ve ne kadar başarılı olursa vazife plânına o oranda hızlı ve emin olarak yaklaşmış bulunur ve dünya hayatının ıstıraplı, ağır kademelerini de o kadar çabuk atlatmış olur. (199)
Vazife sezgisi ve bilgisi
“Bilgi”nin önce “sezgiler”i edinilir, sezgilerin birikimi sonucunda tedricen bilgiye varılır. (122, 101, 146) İnsanlık safhasında, “vazife sezgisi” edinilebilecek olmakla birlikte, idrakler henüz “vazife bilgisi”yle aydınlanmış değildir; “vazife bilgisi”ne tam anlamıyla ancak vazife plânında kavuşulur. (196, 206, 259, 260, 199, 171, 258, 101, 102) Bir insan varlığının tam bir vazife bilgisi ‘liyakat’ine erişmesi ancak, dünyada on binlerce yıl insan bedeni içinde geçen hayat zinciri (insanlık hayatı) halkalarını tamamlamasından sonra (vazife plânında) mümkün olabilir. (206)
İnsanların, bir ulus veya devlet topluluğu içinde –kendi idraklerine göre– “vazife” diye adlandırdıkları şeylerin hepsi, ancak, vazife sezgisinin birer hazırlık malzemesinden ibarettir. (169) “Vazife sezgisinin idraki” yeryüzündeki en yüksek idraktir. (168-169) İnsanın inkişafı, vazife plânına ait vazife sezgisi hazırlığı tatbikatlarına girişmesiyle mümkündür. (198) Kısaca insanın insanlık hayatında vazife plânı sezgilerine ve az çok da vazife plânı bilgilerine ait (ilişkin) hazırlıkları tamamlaması zorunludur. (168) Dünya hayatının esas fonksiyonlarından biri, insanların kendilerini vazife bilgisine ve organizasyon disiplinine hazırlayabilmeleridir. (73) Ancak bu fonksiyonun sonuçlandırdığı hedefe ulaşmış, kâinatta yapacağı işlerin yükümlülüğünü benimsemiş olanlardır ki dünya ile alakalarını kesebilirler. (73)
Vazife sezgisinin otomatizma altındaki ilkel hâli: Otomatik vazifeler
İnsanlığın ilk kademelerindeki ‘otomatizma’yı hayvanlık otomatizmasından ayıran özgürlük ve serbestlik hâli, hayvanlarda mevcut olmayan ‘sorumluluk’ duygusu ve idrakinin insanlarda –bir sezgi hâlinde de olsa– doğmaya başlamış olduğunu gösterir. (102) Bu sorumluluk sezgisinin doğuşu, insanlık inkişafının hızlanmasında etken olan en önemli duyguların başlangıcıdır; çünkü ‘vicdan’ düalitesinin vazifeye ve nefsaniyete yönelik zıtları arasındaki denge durumları üzerinde bunun büyük rolleri olacaktır: (102) Bu sayede sayısız sınav, epröv, ıstırap, azap, gözlem, kısacası bir sürü olay, idrak sahasında yer alarak, –insan varlığı, icap eden otomatizmalarla– vazife sezgisine hazırlanacaktır. (102)
İlk insanlarda, yani insanlığın ilk kademelerinde sonraki tekâmül kademelerine nazaran en bâriz olan şey; idrak noksanlığından ileri gelen bir otomatizmanın hâkimiyetidir. (197) O, çoğu zaman, yaptığı işin ancak ya yarı idrakine varmış ya da hiç idrakine varamamış durumdan daha ileri bir kudret gösteremez. (197) Hatta bu durum, insanlık safhasının oldukça ileri kademelerine kadar birçok halde böyle devam edebilir. (197) “Tam idrak”, tüm insanlık safhası boyunca oluşmaz. (197) Otomatik ve yarı idrakli inkişafların tam idrakli bir safhaya dönüşmesi ancak vazife plânında mümkün olur. (237) Zaten bütün bu otomatizmaların gayesi de insanları, vazife bilgisi ve idrakine hazırlamaktır. (197)
İnsanlığın dünyadaki ilk ve son vazifesi, vazife plânına hazırlayıcı icapları yerine getirmektir. (168) Zaten insanlar, “üst yardımcı tesirlerin müdahaleleri”yle en idraksiz ilk kademelerinden, dünyadaki en yüksek idrake, “vazife sezgisinin idraki”ne kadar geçen bütün tekâmül kademelerinde bu icaplara ister istemez uymaktadırlar. (168-169) Bu uyuş ya tümüyle otomatik karakterdeki ya da az çok aydınlık bir sezgi içindeki mekanizmalarla meydana gelmektedir. (169) Bu idraksiz veya yarı idrakli otomatizmalar insanların, vazife plânlarına hazırlanmalarını sağlayacak çeşitli teknik imkânlara sahiptirler. (169)
Geçimini küfesiyle sağlayan bir hamal, bir insanın paketlerini çarşıdan eve o insana yardım etmek için değil, para kazanmak için yapar ki, işte bu, o insanın hamala otomatik olarak yaptırdığı bir iştir. (71) Otomatizmanın çeşitli karakterlerinden biri de bu örnekte olduğu gibi, birisini aklı ermediği bir maksat uğrunda aldatıcı veya oyalayıcı birtakım tavizlerle yürütmektir: (72) Bir insanın ‘tekâmül’ yolunda otomatik olarak yürümesi demek, varması gereken hedefe bilerek ve isteyerek gitme kudretini gösteremeyen o insanın, nefsaniyetlerine göre önüne birtakım çekici oyuncaklar serilerek veya korkutucu, sindirici pozisyonlar çıkarılarak, istenilen yolda yürümesinin sağlanması demektir. (72) Büyük gayelerin gerçekleşmesine yönelik işler böyle birtakım otomatizmalarla başlar. (72) Bu otomatizmaların ilk yürüyüşlerini hazırlayan hissî ve nefsanî düşünce ve arzular da müspet veya menfî fonksiyonlarıyla, bu otomatizmaların güçlü birer öğesi olurlar. (72) Şuur ve idrakleri vazife bilgisine doğru zorlayan programlı ve tertipli olaylarla kurulmuş büyük bir otomatizmanın –insanları sevk edici– her türlü malzemesi, sayısız his ve nefsaniyet unsurları ‘Dünya Okulu’nda mevcuttur. (72)
İnsanlık safhasındaki vazife anlayışı da önceleri “otomatik” (içgüdüsel) karakter gösterir, sonraları yavaş yavaş “sezgi” karakterini almaya başlar. (188, 189, 71, 168-169, 259). İçgüdüler, Otomatizma. Bir varlığın dünyaya inişinde dünyada o varlıkla ilgili bedenler (insanlar) genellikle otomatik olarak vazifeler görürler. (188) Anne, baba, akrabalar, ebe, doktor, hastane, bakımhane, yetimhane, okul, cemiyet, devlet, kısacası uzaktan yakından bir sürü beden; dünyaya inecek varlığın yakın ve uzak hayatı için bilmeden, çeşitli şekillerde vazifelenirler. (188-189) Onlar bu vazifelerini çoğu zaman otomatik olarak yaparlar. (189) İşte bu otomatik vazifelerin ifası için sarf edilecek yine otomatik cehit ve gayretledir ki, kurumlar ve topluluklar içinde, yani mâşerî bir plân içinde insanlar, vazife plânının sezgilerini kazanmaya çalışırlar. (189)
Otomatiklikten yarı idrakliliğe
İdrakler genişledikçe ve yapılacak işlerin neden ve sonuçları hakkındaki ‘öz bilgiler’ arttıkça sonuçlar yavaş yavaş daha iyi görülür ve aradaki çekici veya korkunç otomatizma vasıtaları da birer birer fonksiyonlarını kaybetmeye başlarlar. (72) Bu, annenin, çocuğunun başını yıkayabilmesi için, artık onu korkutması veya ona şeker vaat etmesi lüzumunun ortadan kalkmasına benzer. (72, 259) O zaman insan doğrudan doğruya hedefini daha iyi görerek, o hedefe ulaşmanın idrakine sahip olmaya ve lüzumuna inanmaya başlamış, vazife plânına doğru yürüyüşün sezgilerini kazanmış bulunur. (72) Varlıklar, inkişaf edip idraklerini genişlettikçe hareketlerinde o oranda serbestlik kazanmaya başlarlar. (71)
Vazife idraki
“Vazife duygusu ve idraki”ne varmış varlıkların liyakatlerine göre, vazife plânlarında birbirinden derece ve vazife durumu itibariyle farklı gruplaşmalar, kadrolaşmalar ve organizasyonlar oluşur. (73) Bütün bu örgütlenme, ruhların tekâmülleri için şaşmadan yürüyen kâinatın, Ünite’ye bağlı muazzam idare mekanizmasının teknik cephesini oluşturur. (74) Doğal olarak böyle yüksek bir mekanizmada vazife almak için “tam idrak”e varmış olmak, insan-üstü seviyeye gelmiş bulunmak lazımdır. (74) Vazife plânındaki vazife idraki, yarı-süptil sevgi planında da henüz başlamamış olmakla birlikte, sevginin bu plandaki tatbikatları ve yükümlülükleri içinde, vazife idraki liyakatlerini yavaş yavaş kurucu unsurlar vardır. (242)
İnsan vazife anlayışı olgunlaştığı oranda vazife ‘yükümlülük’lerini idrâk etmeye başlamış ve ‘sorumluluk’ duygusunu kazanma yoluna girmiş bulunur ki, bu da büyük vazife plânının organizasyonlarına giden geniş yollarını ona sezdirmeye başlar. (71) Fakat vazife plânından vazife alabilmek için bir kâinat sorumluluğunun çeşitli derecelerdeki payını taşıyan “vazife idraki”ne varmış olmak gerekir. (71)
‘İnsanlık hayatı’ boyunca ya da ‘insanlık safhası’ kademeleri boyunca idrakler inceldikçe, ‘içgüdüler’ yavaş yavaş sezgilere ve sezgiler de tedricen idrâklere dönüşür. (291-292, 165). Dünyadaki bütün otomatizmaların gayesi insanları, “vazife bilgisi ve idraki”ne hazırlamaktır. (197)
Şu hâlde yükselmek için, hedefe yaklaşmak için, vazife plânına lüzumlu olan liyakatleri, idrakleri kazanmanın yolunu tutmak için alt kademelerin ‘nefsaniyet’leri içine gömülüp kalmamak ve onların ağırlıklarından silkinip kurtulmak gerekir. (107)
Olayların, sınavların, deneyimlerin asıl gayesi
İnsan bedenini kullanan varlıklar; dünyada bedenlerini kullandıkları çevrelerin imkân ve şartlarından istifade ederek, o şartlara tâbi sayısız olay içinde yaşarlar. (197) Çünkü insanları vazife sezgisine bu ‘olaylar’ hazırlayacaktır. (197) Vazife plânının disiplini, ancak bu olayların sert ve haşin çehreleri karşısında yapılacak sayısız tatbikatla öğrenilecektir. (197) Dünya; bitkileri hayvanlık ve hayvanları insanlık safhasına çeşitli otomatizmalarla hazırladığı gibi, insanları da vazife bilgisi ve organizasyon sistemleri sezgisine hazırlayıcı çok zengin varyetelerle dolu bir okuldur. (72-73)
Dünyadaki ‘sınavlar’, eprövler, gözlemler, deneyimler, acı veya tatlı bütün his kompleksleri, dinlerin vâzetmiş oldukları cennet, cehennem, ahret yaptırımlarının çeşitli görünüşleri, hep insanların kâinatta yapmakla yükümlü oldukları büyük işlerin, vazifelerin idrak ve şuuruna onları hazırlamak gayesine yöneliktir. (73)
İnsanı vazife plânına hazırlamak üzere işleyen vicdan mekanizması ve vazife sezgisine ya da vazifeye yönelik üst kutbu
Vicdan; varlıklar için, “bütün fiil ve hareketlerin gayesi” demek olan “vazife”nin gerçekleşmesine yönelmiş bir hazırlık mekanizmasıdır. (97) Dünyamızda tekâmül hazırlığının güçlü bir mekanizması olan ve insanların vazife plânına hazırlanmaları için işleyen vicdan mekanizması iki zıt unsurdan oluşan bir birim düalitedir. (98) Vicdanın zıt unsurlarından biri, yani üst taraftaki, vazife sezgisine yönelmiştir, alt unsuru da vazife sezgisi yolundaki yürüyüş hızını kesen ‘nefsaniyet’tir. (98) Yani dünyada vazife sezgisi hazırlığını yapan vicdan mekanizması; bazen nefsaniyet, bazen vazife yönüne yönelmiş iki cepheli bir bütün hâli gösteren, hem müspet, hem menfî taraflarıyla, tam bir “birim düalite” hâlinde insan idrakini vazife bilgisine yaklaştıran kudretli bir mekanizmadır. (103)
‘İnkişaf mekanizması’, “bitkilik safhasındaki içgüdüler”i hayvanlık safhasının otomatizmasına, “hayvanlık safhasındaki otomatizmalar”ı insan hayatındaki “vicdan duygusu safhası”na, insanları ise, ‘vicdan’ mekanizması adını alarak, “vazife sezgisi ve bilgisi” idraklerine, yani ‘vazife plânı’na hazırlar. (103)
Vicdan mekanizmasının vazife (vazife sezgisi) tarafına ait değerleri arttıkça, bu üst tarafın nefsaniyet tarafına akan değerleri, nefsaniyet kutbunun vazife kutbuna doğru biraz daha kaymasına ve iki taraf arasındaki denge hattının da vazife plânı bilgilerine doğru yükselmesine neden olur. (114)
Herhangi bir kademedeki vicdan mekanizmasında, birbirine zıt görünen iki unsur, bir insanı, vazife plânının bilgilerine hazırlayıcı mahiyette, aşağıdan yukarıya doğru sıralanmış ve ihtiyaçların zaruret ve icaplarına göre tertiplenmiş ‘realite’ler zincirinin, o kademeye mahsus, birbirine kenetli, alt ve üst, iki halkasıdır; alttaki halkayı oluşturan realite nefsaniyete yönelmiş, üstteki de vazifeye yönelmiştir. (105)
İnsanlık kademelerinde ilerlendikçe vicdan realitesine ait duygular, bilgiler ve idrakler artar, vicdan mekanizması gittikçe daha iyi idrak edilir ve insan o oranda otomatizmadan kurtulur ki, bu da o insanın adım adım vazife sezgisine yaklaşmasını sağlar. (102)
‘Kıyas bilgisi’nden dersler alındıkça ‘öz bilgiler’ artar, böylece varlık, yüksek bir vicdan dengesi seviyesinde, idrakini daha üst kademelerdeki realitelere ait yüksek değerlere hazırlar ve inkişaf eder; yani insan-üstü safhasının vazife bilgilerine yaklaşır, vazife bilgilerine hazırlanmış bir varlık hâline gelir. (124, 130)
Vazife plânının eşiğine gelmenin belirtileri, sevginin vazife sevgisine kayması ve nihayet vicdan düalitesinin yerini vazife düalitesine terkedişi
Öz bilgiler arttıkça vazife bilgisi yolundaki vicdan mücadeleleri nefsaniyetin de seviyesini yükseltir; nihayet bir an gelir ki vazife plânının yakınlarında vazife ile nefsaniyet arasındaki mesafe kısalır, idrakin vazife cephesine yönelmesi kolaylaşır ve vicdan düalitesinin dengeleri vazife sezgisi ve bilgisinin eşiğine dayanır: (181, 102)
Artık o insan, başkalarının yükselmeleri için her türlü fedakârlığa katlanmayı kendisine bir borç, bir vazife sayar. (135) O zaman ondaki ‘sevgi’ bir “vazife sevgisi” hâlini almaya yüz tutar ki, bu da artık onun, ‘vazife plânı’nın eşiğine gelmiş olmasının işaretidir. (135)
İşte, vicdan mekanizmasının bu sahalara kadar ulaşmış yüksek denge seviyesi, ‘Dünya Okulu’nun insana kazandırmış olduğu en yüksek mertebedir. (135) Bu mertebeye ermiş olan insan Dünya Okulu’ndan tam derece ile diplomasını alacak ve dünyada kazandığı en yüksek öz bilgi kudretiyle vazifeler kabul ederek daha kudretli ve mutlu bir varlık hâlinde yüksek plânlara geçecektir. (135) Bu duruma geldikten sonra, yani vazife plânına gelince vicdan düalitesi ortadan kalkmış olacak, onun yerini, büyük vazife fonksiyonlarıyla yürüyen, mahiyeti değişik, daha yüksek tertipte bir tekâmül düalitesi almış olacaktır ki, “vazife düalitesi” denilen bu düalite, varlığı Ünite’ye kadar izleyecektir. (181, 135)
İnsanların ‘ıstırap’lı ve çetin bir okul olan dünyadan, bu arasat ortamdan (Sübjektif tekâmül devresi) bir an önce başarıyla ayrılabilmeleri için yapacakları şey; vicdan mekanizmalarının diğerkâmlığa (Diğerkâmlık), “vazife sevgisi”ne bağlı olan ‘realite’lerini hazmetmeye çalışmaları ve nefsaniyetleri zoruyla bırakmak istemedikleri ‘bencillik’ arzu ve iştahlarının güçlü bağlarından kendilerini idrakleriyle kurtarmaya çalışmalarıdır. (200) Bunu başarmak da ancak feragat, ‘fedakârlık’ ve vazife sevgisiyle gösterilecek ‘cehit’ ve gayretlere bağlıdır. (200)
Dünyadayken vazife plânından vazife alabilecek olgunluğa yükselen nadir insanlar
Vicdanın aşağı kademelerinde iş karşılığı olarak beklenen ücret kavramı yukarı kademelerinde yerini, vazife sevgisine dayanan, “karşılık beklemeyen gönüllülük” realitesine terk eder. (207) Hatta alt kademelerde hırsla peşinden koşulan kişisel çıkarlar, üst kademelerdekiler için birer ıstırap kaynağı bile olabilirler. (208) Bu suretle maddi çıkarlarını sağlamak ve hatta bunu kendisine gaye edinmek durumundan uzaklaşıp işini gücünü canla başla, çevresindekilere hizmet kastıyla yapabilme kudretine erişmiş bir varlık, artık dünyanın üst sınır kademelerinden vazife sahalarına atlayabilecek olgunluğa gelmiştir. (208) O bu dereceye geldiğinde, vazife plânı tarafından kendisine uygun bir vazife verilir ve bu vazifeyi de tamamladıktan sonra doğrudan doğruya (sevgi plânında vazife hazırlıklarından geçmesine gerek kalmaksızın) vazife plânına geçer. (208)
Aile kurumunun vazife sezgisi hazırlığındaki rolü
‘Aile’ ocağı, vazife hazırlığı mekanizması nda çok güçlü bir vasıtadır. (177) Cinsiyet anahtarıyla açılmış bir aile kurumu, bütün icap ve zaruretleriyle insanları –otomatik yollardan dahi olsa– ‘sorumluluk’ ve vazife sezgilerine hazırlar ki, bu hazırlanış da insanlar için tekâmül yolunun mükemmel bir yürüyüşü olur. (176)
Ailenin kurulmasından sonra geçimli veya geçimsiz olma, eşlerin birbiriyle anlaşıp anlaşamaması, evlilik şartlarına uyulup uyulmaması gibi bir sürü mesele ortaya çıkar ki, bunlar hem erkeğe, hem kadına ayrı ayrı yük, vazife ve ödevler yükler. (177) Onlar bu mücadelelerden galip veya mağlup olarak çıkarlar ki, her iki hâlde de, ‘sınavlar’ın başarılı veya başarısız görünen durumlarına göre acı, tatlı bir sürü sonuçlarla karşılaşır ve ona göre vazife sezgisi yolunda hız kazanırlar. (177-178)
Görünüş itibariyle muhtelif yollarda birer ‘ıstırap’ veya sevinç kaynağı olan aile hayatının bütün olayları aslında, insanlara vazife plânının sezgilerini verir. (178) Mutlu görünen bir aile, mutsuz görünen bir aile, facialarla dolu hayatlar geçiren bir aile, sakin veya gürültülü bir aile, kısacası çeşitli hayat şartlarına tâbi bütün aileler, bireylerin ihtiyaçları na göre ayarlanmış ve onların inkişafları na yönelmiş birer güçlü yükselme vasıtasıdır. (178) Aile denilen bu değerli vasıta, bütün zevkleri, mutlulukları, acıları ve felaketleriyle, insanların hedefi olan vazife plânı için lüzumlu sezgilerin hazırlanış tatbikatına mükemmel bir zemin olup, bu tatbikatın her türlü imkânını hazırlar. (178)
Dünyada oluşturulan toplulukların asıl gayesi ya da görünmeyen, gizli hedefi
Vazife plânında bir tek fert hâlinde faaliyet sözkonusu değildir, gruplar hâlinde çalışılır ve idraken birleşmiş varlıklardan oluşan böyle bir grup içinde ayrı ayrı kimlikler sözkonusu olmaz: Her bir grup bir tek fert sayılır; o grubun her ferdi grubun kendisidir, grup da bir tek ferttir. (243)
Dünyada hakiki bir vazife idrakiyle yapılanmış ve herhangi bir hedef uğ- runda “tek bir fert hâlinde yürümek” kudretini gösterebilecek hiçbir topluluk yoktur. (198) Bununla birlikte, bütün bu topluluklar, başka başka ve genellikle çeşitli nefsaniyetleri harekete geçirici mahiyetteki otomatizmalarıyla, insanların canla başla bir işbirliği yapmak iştah, arzu ve cehitlerini sağlarlar ki, burada gizlenmiş olan asıl hedef, aslında; insanların hakiki “vazife idraki ve bilgisi” ile, “tam bir vahdet içinde işbirliği” yükümlülüğünün mânâsını sezmeye yavaş yavaş hazırlanmaları ve bunun egzersizlerini –bu otomatizmalar yardımıyla– yapmalarıdır. (198-199) Bu insanlara tekâmüllerinde yardım etme vazifesiyle yükümlü kılınmış üstün varlıklar, vazife plânına hazırlanmaları için hisselerine düşen zaruri işleri yapabilmelerinde onlara yardım ederler: (71) İleriki (vazife plânındaki) organizasyon teşkilatına hazırlanmaları için, onlar arasında çeşitli topluluklar, gruplaşmalar oluşturulur ve vazife plânına hazırlanma işlerini az çok otomatik (Otomatizma) veya az çok idrakli olarak sürdüren bu grup ve topluluklar vazifeliler tarafından sevk ve idare edilir. (71) Bu grup ve topluluklardakiler, gelişip idrâklerini genişlettikçe hareketlerinde de o oranda artan serbestlikler (özgürlükler) kazanmaya başlarlar ve bu sırada kendilerine yavaş yavaş büyük organizasyon sistemlerinin sezgileri verilir. (71) Organizasyon sistemi
Devlet ya da ulus topluluğundaki vazifelerin vazife sezgisine hazırlayıcı rolü
Dünyadaki toplulukların her biri büyük vazife plânına hazırlanma zaruretlerinden dolayı ortaya çıkmıştır. (166) Bir insan, bu hazırlığı bir tek fert olarak, yani tek başına yapamaz. (166) Kâinatta belirli vazife ve işler birtakım grup ve kadrolardaki vazifeli varlı klar tarafından yapılır ve gruplar, çeşitli cepheleriyle birbirine bağlı bulunurlar ki, böylece Ünite’ye kadar uzanan bir organizasyon sistemleri şebekesi kurulmuş bulunmaktadır. (168) Vazife plânlarının kâinat prensiplerine uygun olarak yürütülmesini sağlayan bu sistemler tüm varlıkların inkişaf ve tekâmül plânlarında çok önemli roller alırlar. (168)
İnsanlık hayatı, organizasyonlar sisteminin (Organizasyon sistemi) simetriği olan ve onların sezgilerini hazırlayan, aşağılardan itibaren son merhaledir (vazife plânına geçmeden önceki, Güneş Sistemi’mizin son merhalesidir). (168, 58) Dolayısıyla vazife plânı sezgilerine ve az çok da bilgilerine ait hazırlıkların insanlık hayatında tamamlanması zaruridir. (168) İnsanlığın dünyadaki ilk ve son vazifesi, vazife plânına hazırlayıcı icapları yerine getirmektir. (168) Zaten insanlar, “üst yardımcı tesirlerin müdahaleleri”yle en idraksiz ilk kademelerinden, dünyadaki en yüksek idrake, “vazife sezgisinin idraki”ne kadar geçen bütün tekâmül kademelerinde bu icaplara ister istemez uymaktadırlar. (168-169) Bu uyuş ya tümüyle otomatik karakterdeki ya da az çok aydınlık bir sezgi içindeki mekanizmalarla meydana gelmektedir. (169) Bu idraksiz veya yarı idrakli ‘otomatizma’lar insanların, vazife plânlarına hazırlanmalarını sağlayacak çeşitli teknik imkânlara sahiptirler. (169) İşte bu teknik imkânlardan biri de insanların, ‘ulus’ veya devlet camiası içinde toplu olarak yaşamalarıdır. (169)
Ulus veya devlet kapsamında ele alınan idare mekanizmalarındaki faaliyetler aslında insanları bu tür toplulukların üst simetrikleri denilebilecek daha üst ‘plân’lara hazırlamak içindir ve bu hazırlık da vazife sezgisinin hazırlığıdır. (169) Dolayısıyla bu tür topluluklar içinde yapılan işlerde vazife plânına ait hazırlıkların taslaklarını bulmak mümkündür. (169) İnsanların, bir ulus veya devlet topluluğu içinde –kendi idraklerine göre– “vazife” diye adlandırdıkları şeylerin hepsi ancak, vazife sezgisinin birer hazırlık malzemesidir. (169) İnsanlar bu hazırlığın icabı olarak, bu malzemeler vasıtasıyla büyük ‘cehit’ ve gayretler sarf ederek “asıl vazife bilgisi” ne kavuşabileceklerdir. (169) Özetle, ulus veya devletler, insanları vazife plânına hazırlayan, yüksek idareci vazifelilerin nezaretleri altında kurulmuş sosyal kurumlardır. (169)
Bir ulus içinde bireyleri vazife sezgisine hazırlayıcı çok çeşitli faaliyetler vardır. (170) Bunların bazıları daha kolay ve rahat şartlar altında yapılırken, çoğu zahmetli, yorucu, üzücü hâllerde cereyan eder: (170)
Mesela biri, az yorulduğu halde hayatını bolluk içinde geçirebilirken, bir diğeri de en ağır işlerde, maden ocaklarında didine didine hayatını kazanmaya çalışır. (170) Biri kendisini sorumluluk hislerinden uzak sayarken, bir diğeri en ağır sorumluluklar altında ezildiğini hisseder. (170) Bazıları idareci olarak başa geçer; bazıları ise idare edilenler arasında sürüklenir. (170, 171) Bütün bunlar, bir devlet ve ulus örgütlenmesinin doğal fonksiyonları arasında bulunan, her biri insanları, çeşitli tatbikatlarla, başka bir cepheden vazife plânı sezgilerine hazırlayan türlü hayat tarzlarından ibarettir. (171) Okul hayatı, iş hayatı, büro hayatı, askerlik hayatı, sosyete hayatı, memurluk hayatı, siyaset hayatı, aile hayatı bunlar arasındadır. (171) Fakat bunların ilk görünüşlerindeki maddi hedef ve kaygıların ardında, aslında çok büyük bir ortak maksat gizlenmiştir ki; bu da, topluluk içinde bütün bireyleri, bu karmakarışık ve çetin yollardan teker teker, üstün bir sezgiye, bir “vazife bilgisi sezgisi”ne hazırlamaktır. (171)
Dolayısıyla ulus topluluğu, başından sonuna kadar her bireyinden, kendisine düşen vazifeyi büyük bir sadakatle, iyi niyetle, ‘bencillik’ nefsaniyetine kapılmaksızın, büyük insanlık topluluğuna karşı vecibeleriyle uzlaştırarak yapmasını bekler. (171) Fakat o ulusun bireyleri eğer yalnız kendi canlarına düşer, kişisel çıkarlarını gaye edinerek diğer insanların aleyhinde bencilce çalışır ve vazifelerini kötüye kullanırlarsa, her şeyden önce o ulus içinde dünyaya gelmiş olmalarının kendilerine sağlayacağı yüksek kazançları elde etmek fırsatını kaçırmış olurlar ve bu yüzden de bencillik nefsaniyetlerinde, vicdan dengelerinin alt seviyelerine takılıp kalarak, tekrar birtakım ‘ıstırap’lı ‘bedenlenme’lere muhtaç bir hâlde, dünyayı hüsran içinde terk etmek mecburiyetiyle karşılaşırlar. (171)
Gaye, dünyadaki her vasıta ile olduğu gibi, ulus ve devlet toplulukları vasıtasıyla da, insanları vazife plânı sezgilerine otomatik, yarı idrakli ve idrakli olarak –toplu hâlde– hazırlamaktır. (173) Bu hazırlığa tam mânâsıyla uymuş olan bir ulus veya devlet de vazifesini bitirmiş ve insanları dünya-üstü vazife plânına ‘liyakat’le yetiştirmiş olur. (173)
Dinlerin vazife sezgisine hazırlayıcı fonksiyonu
Her din, insanlara, yaşadıkları realitelerinin en son imkân sınırları dahilindeki, idraklerinin varabileceği en üst sezgi sınırlarına kadar öğrenmeleri icap eden şeyleri öğretmiş ve vazifesini mükemmelen yapmış bulunmaktadır. (162)
‘Dinler’, insanları öncelikle, çeşitli ibadet şekilleri ve yükümlülükleriyle, vazife sezgisi tatbikatının disiplinine hazırlayıcı durumlara, otomatik olarak sokmuşlardır. (162) Ayrıca, vazifeye doğru yürüyüş hazırlıklarına ait (ilişkin) yönleri, insanlara birbirlerini sevmesini öğreterek, direkt buyruklarla (talimatla) da göstermişlerdir. (162) İnsanlara, ‘vicdan’larının daima üst ‘realite’lerine yönelmeleri için lüzumlu her türlü hareketi, erdemin çeşitli yollarını göstermek suretiyle aşılamış ve çeşitli yaptırımlarla, onlara vazife sezgisi hazırlığının nurlu imkânlarına kavuşma yollarını sağlamışlardır. (162)
Özetle, dinler, insanları bugün (1959 yılında) artık gelmekte olan dünyanın büyük intikal devrinin (İnkılap ve intikal devri) eşiğine yaklaştırmışlardır. (162) Dinler olmasaydı insanlık bugün bulunduğu mertebeden çok daha gerilerde bulunurdu. (162) Böylece, insanların vazife plânına hazırlanmalarını sağlamak için bu alanda vazifelenmiş varlıklar vazifelerini başarıyla yapmış bulunmaktadırlar. (162)
Her din, insanları nefsaniyet düşkünlüklerinden kurtarıp vazife sezgisine ulaştırmak gayesini taşımaktadır. (258) Bu gayeye ulaşmak için her din, insanların anlayabilecekleri her vasıtadan istifade etmiş ve buyruklarını ona göre tertiplemiştir. (258) İnsanlar “vazife bilgisi sezgisi”ne ait (ilişkin) hazırlıkları dinlerin kuruldukları zamanlarda ancak korkularının etkisi altında yapabilirlerdi ki, dinler de, insanların inkişafları için, korku içgüdülerinden yararlanmışlar, bazı önemli tekâmül otomatizmalarını bununla kurmuşlardır; insanlar da korkuların etkisi altında vazife bilgisi sezgisine ait (ilişkin) hazırlıkları yapmaya başlamışlar ve nihayet bugünkü (1959 yılındaki) vazife sezgisi kudretine az çok erişebilmişlerdir. (258, 259)
Dinler, henüz korku realitesinde yaşayan insanlara vazife sorumluluğunun otomatik sezgisini verebilmek için, dünyanın kapanışına ait sembollerin his ve korku cephesinden istifade ederek, dünyanın batışını (kıtaların batışını), yani Dünya Okulu inkişaf devresinin kapanışını ödül ve ceza mahiyeti içinde gösteren Nuh Tufanı ve kıyamet sembolleri ile anlatmayı faydalı ve lüzumlu görmüşlerdir. (259) Mu devresi, İnkılap ve intikal devri. Nuh Tufanı ve kıyamet sembollerinin verilmesindeki maksatlardan biri büyük bir hakikatin, insanlara hiç olmazsa ilkel sezgisini vermek; o zaman için daha önemli olan diğeri ise, insanların inkişaf ahengi içine girmelerini ve birtakım insanlık vazifelerini –ceza korkusuyla da olsa– yarı idrakle benimseyebilmelerini sağlamaktı. (259)
Büyük din adamları birçok kez, yemek yeme vazifesinin lüzum ve zaruretini henüz idrak edemeyen 2,5 yaşındaki çocuğa bu vazifesini, onu “yemeğini yemezsen gürgür baba seni kapacak” diye korkutarak veya ona şeker vaat ederek yaptırtmaya çalışan anneler gibi hareket etmek mecburiyetinde kalmışlar, insanları zamana ve mekâna uygun bu tür süreçlerle iyiliğe, doğruluğa, diğerkâmlığa (Diğerkamlık), feragate ve ayrıca bir sürü ibadet formlarını emretmek suretiyle vazife sezgisi hazırlığına alıştırmışlardır. (259, 72) Bu alışkanlık sayesinde de insanlar bugünkü vazife sezgisi seviyesine çıkabilmişlerdir. (259)

