Büyük dinler ya da kitabî dinler veya kısaca dinler; insanları ‘nefsaniyet’ düşkünlüklerinden kurtarıp vazife sezgisine ulaştırma gayesini taşımış; hakikatleri insanlara anlayabilecekleri tarzda, çeşitli form ve semboller (Dinî semboller) içinde verebilmiş; sayısız faziletleri emretmek ve sayısız reziletleri menetmek yoluyla insanlığın bugün bulunduğu mertebeye gelebilmesini sağlamış; ‘vazife’lerini başarıyla yapan kudretli ‘bedenli vazifeli’lerce kurulmuş; hepsi aynı kaynaktan gelen; vazifelerini mükemmelen yapmış kurumlardır. (163, 161, 162, 160, 258)
Nadiren bedenlenen vazifeliler
Vazifeliler tarafından medyomlar vasıtası yla dünyaya verilen bilgiler, genellikle mâşerî plânlarla ilgili çok büyük hareketleri meydana getirirler. (160) Kontrollü irtibat. ‘Vazife plânı’nın yüksek varlıkları çok istisnai hâllerde; insanlar arasında büyük bir hareketi uyandırabilmek, onlara kitlesel hamleler kazandırmak, genel ve mâşerî tertipler, nizamlar ve usuller dahilinde yetiştirici bilgileri vermek, kısaca, dünyada hızlı inkişafları sağlamak için, bazen bizzat kendileri de dünyaya inerler, hem idareci, hem de mürşit (bazen idareci, bazen mürşit) durumlarda faaliyet gösterirler. (160) Bu kudretli varlıklar daimi surette irtibatta bulundukları yüksek vazife plânından aldıkları üst bilgileri insanlar arasında yaymak için kurdukları din kurumlarıyla dünyada büyük ve toplu inkılâplara (dönüşümlere, devrimlere, reformlara) neden olmuşlardır. (160)
Kurulacak bir dinin vecibelerini insanlara tebliğ etmek, öğretmek ve bu öğretilenlere insanların ilk intibaklarını sağlamak üzere yüksek vazife plânından dünyada bedenlenerek insanlar arasına karışmış vazifeli bedenlilere insanlar “peygamber” veya “kurtarıcı” demişlerdir. (161)
Vazife plânındaki bir varlığın bir işte vazifelenmesi demek, o vazifelinin tâbi olduğu grup bütününün o işte vazifelenmesi demektir. (243) Mesela vazife plânındaki bir ‘organizasyon’a tâbi olup, dünya çapında bir hareket yaratmak vazifesini üzerine almış bir vazifelinin bu büyük vazifeyi yerine getirmek üzere dünyada ‘bedenlenme’si gibi ender olaylarda, bu bir tek “bedenli vazifeli varlık”, dünyada iken plânından ayrılmış ve görünüşe göre tektir: (243) Fakat aslında onu destekleyen; ‘Plân’ına mensup tek bir ‘varlık’ değil, o varlığın tâbi olduğu organizasyonun “vahdet hâlindeki tüm organları”dır. (243) Organ
Dinlerin fonksiyonları ve başarıları
“Son zamanlar”a (son devirlere) doğru dünyada iyice kendini gösteren ve büyük din kurumları ile “diğer mâşerî bir sürü durum”u meydana getiren vazifeli varlıkların (Bedenli vazifeli) müdahaleleri, devremizin (Son dünya devresi) ilk devirlerinde bu kadar açık ve kapsamlı olarak görülmüyordu. (164) Kudretli vazifeli varlıklarca kurulan ve mâşerî plânlar dahilinde kudretli etkiler gösteren büyük dinler, sağlam ve mazbut (muntazam) yaptırımlarıyla vicdanların yüksek seviyelere ulaşmalarını sağlamışlardır. (160) Dinler bu cepheleriyle, insanları vazife plânlarına hazırlayan vasıtalardandır. (160) Dünyanın bugünkü yüksek ve mütekâmil durumunu meydana getirmiş olup, büyük intikal devrinin ilk mâşerî hazırlıklarını sağlamış bulunan bu dinlerden her biri, kendi bünyesinde, zamanının çeşitli, değişik ihtiyaç, zaruret ve icaplarına cevap vererek, insanlara, vazife plânına hazırlanmanın en uygun yollarını göstermiştir. (160) Her din, zaman ve icaplara göre direktifler, misaller, semboller ve bilgiler içinde verdiği derin sezgilerle insanları cehaletin karanlığından kurtarıp büyük ilâhî yola yöneltmiştir. (160)
Her din, insanların, vicdan mekanizmalarının ‘realite’ denge hatlarını, kendi zamanına mahsus icapların müsaadesi (elverişliliği, uygunluğu) dahilindeki idrak imkânlarının en üst seviyelerine yükseltebilmelerine yardım etmiştir. (160) Her din, insanlara, yaşadıkları realitelerinin en son imkân sınırları dahilindeki, idraklerinin varabileceği en üst sezgi sınırlarına kadar öğrenmeleri icap eden şeyleri öğretmiş ve vazifesini mükemmelen yapmış bulunmaktadır. (162)
Dinler, insanları öncelikle, çeşitli ibadet şekilleri ve yükümlülükleriyle, vazife sezgisi tatbikatının disiplinine hazırlayıcı durumlara, otomatik (Otomatizma) olarak sokmuşlardır. (162) Ayrıca, ‘vazife’ye doğru yürüyüş hazırlıklarına ait (ilişkin) yönleri, insanlara birbirlerini sevmesini öğreterek, direkt buyruklarla (talimatla) da göstermişlerdir. (162) İnsanlara, ‘vicdan’larının daima “üst realite”lerine yönelmeleri için lüzumlu her türlü hareketi, erdemin çeşitli yollarını göstermek suretiyle aşılamış ve çeşitli yaptırımlarla, onlara vazife sezgisi hazırlığının nurlu imkânlarına kavuşma yollarını sağlamışlardır. (162)
Özetle, dinler, insanları bugün (1959 yılında) artık gelmekte olan dünyanın büyük intikal devrinin (inkılap ve intikal devri) eşiğine yaklaştırmışlardır. (162) Dinler olmasaydı insanlık bugün bulunduğu mertebeden çok daha gerilerde bulunurdu.(162) Böylece, insanların vazife plânına hazırlanmalarını sağlamak için bu alanda vazifelenmiş varlıklar vazifelerini başarıyla yapmış bulunmaktadırlar. (162)
Hakikatler hakkındaki sezgilerin ilerlemesinin tarihsel süreci ve dinlerin sembolizmle verilme nedenlerinden biri
‘Dünya Okulu’nun içinde bulunduğumuz devresinin (Son Dünya devresi) “ilk zamanlar”ında (ilk devirlerinde), insanlar, zaman ilerledikçe, özellikle idrakleri genişledikçe, içinde yaşadıkları kaba maddelerin dar fizikokimyasal kuralları dışına taşmaya başlamışlar ve daha kapsamlı geniş idraklere dayanan birtakım yasa ve nizamların mevcut olabileceğ ine dair, ‘öz bilgiler’inden ‘şuur’larına sızan sezgiler ve ‘içgüdüler’le, varlıklarının (mevcudiyetlerinin) nedenlerini öğrenebilmek ihtiyacı içinde çırpınıp durmuşlardır. (161)
Onları ilk meşgul eden mesele, etraflarında görmekte oldukları şeylerin ve bu meyanda kendilerinin kimin tarafından meydana getirilmiş olması ve mukadderlerinin kimler tarafından idare edilmesi meselesiydi. (161) Tanrı kavramı, üst vibrasyonların yardımıyla insanları n ‘öz varlık’larından kopup gelmiş bir ihtiyacın, idraklerinde beliren ilk güçlü yansımasıdır. (161) İdrakleri inkişafa yüz tutmaya başladıkları andan itibaren, insanlar bir “tanrı” aramaya başlamışlardı. (161) Fakat önceleri onların bu ihtiyaçları, değer bakımından henüz pek zayıf olan idrakleriyle oranlı olarak, basit durumda bulunuyordu. (161) Dolayısıyla o devirlerin insanı, tanrısını, ancak beş duyu organının sınırlı imkânları içinde aramaktan daha ileri bir kudret gösteremiyordu. (161) Onların bu ihtiyaçlarını cevaplandırmaya çalışan yardımcı varlıkların (Hâmi ve yardımcı varlıklar) gönderdikleri sezgiler de, o insanların ancak beş duyu organına hitap etmekte olan sembollerle mümkün olabilirdi. (161) İnsanlar bu sembollerin ifade ve işaret ettikleri asıl mânâları anlayabilecek idrak seviyelerine henüz ulaşmış değillerdi. (161) Dolayısıyla ilâhî kavramların sezgileri insanlara ancak onların, etraflarında en kudretli olarak tanıdıkları şeylerle sembolleştirilerek verilmişti. (161) Dinî semboller
Mesela “ilk zamanlar”da (ilk devirlerde) güneş sembolü Tanrı’yı temsil ederdi; bir ülkeyi ihya eden büyük bir “nehir”, yine böyle bir semboldü. (161- 162) Bu semboller “ilk zamanlar”ın basit idraklerine bir süre yeterli gelebildi. (162) Fakat idrakler gittikçe “değer”leniyor (Düalite prensibi), değerleri yüksek, ince madde kombinezonlarıyla (Madde kombinezonu) artan insan idrâkleri artık bu sembollerle tatmin edilemez hâle geliyordu. (162) Bütün bu hâllerin sonucunda, vazife plânından, ilâhî bilgileri insanlara sunmak için vazifeli varlıklar dünyaya indiler ve dünyada kitabî dinleri kurdular. (162) Bu dinlerin her biri, insan topluluklarının eksik taraflarını tamamladı. (162) Bu kitaplar sayesinde sembollerin mânâları biraz daha açıklanmış oldu. (162) Bu suretle beşeriyeti daha ileri bir inkişaf hâline getirmenin, büyük mukadderat plânına göre çizilmiş yolları insanlara gösterildi. (162)
“İlk zamanlar”dan (ilk devirlerden) “orta zamanlar”a geçmiş olmakla birlikte insanlar, dinlerin kurulacağı devirlerde idraken henüz yeterli derecede donanmış değillerdi. (162) Dolayısıyla hepsi aynı kaynaktan, yani vazife plânından gelen ve hepsi aynı derecede büyük, hakikatlerin izinde yürüyen dinler, çeşitli zamanlarda bu hakikatleri insanlara ancak anlayabilecekleri tarzda, çeşitli formlar içinde verebilmişlerdir. (162-163) İşte bu yüzden, peygamberler ve kurtarıcılar, insanlar arasında yayılması gereken ‘hakikatler’i, ancak sembol kullanarak yayabildiler. (163) Dolayısıyla bütün büyük din kitapları, her biri birer hakikatin sezgisini taşıyan ve zamanlarına göre hesaplanarak tertiplenmiş bulunan güçlü sembollerle doludur. (163) Mesela, bunlardan biri ‘kıyamet sembolü’ olup, “Dünya Okulu inkişaf devresi”nin (Dünya devresi) kapanışını, yani kapanış sırasında “vuku bulacak (olacak) olanlar”ı ifade eder. (163, 293, 258) İnkılap ve intikal devri. Aynen, cennet (Cennet sembolü) ve cehennem kavramları da, mânâları derinlerde olan bazı hakikatlerin –idraklere yetecek kadar sezgilerinin verilebilmesi için– yüksek icaplara göre, vazife plânı tarafından tertiplenerek, dünyaya vazifeliler eliyle sunulmuş birer semboldür. (163)
İbadet şekillerinin her biri, zamanın icaplarına, hayat şartlarına, inkişaf durumlarına ve vicdan mekanizmalarının denge seviyelerine göre kılı kılına hesaplanarak insanlara empoze edilmiş ve böylece otomatik bir tertiple, insanların üst vicdan unsurlarına yönelerek, bugün yaklaşmakta oldukları üst plâna (Sevgi plânı, Vazife plânı) elverişli bir hale gelebilmelerinin hazırlıkları yapılmıştır. (163)
Korkunun hâkim olduğu devirlerde ceza ve ödül yönteminin uygulanması
Her din, insanları ‘nefsaniyet’ düşkünlüklerinden kurtarıp vazife sezgisine ulaştırmak gayesini taşımaktadır. (258) Bu gayeye ulaşmak için her din, insanların anlayabilecekleri her vasıtadan istifade etmiş ve buyruklarını ona göre tertiplemiştir. (258)
‘Son Dünya devresi’nin, yani devremizin din kademelerine (devirlerine) erişmiş olan insanlar, daha önceki kademelerdeki durumlarına nazaran çok ilerlemiş bulunmalarına rağmen, henüz bugünkü anlayış ve görüş seviyelerine ulaşamamışlardı. (258) O zamanlarda insanlar, olayları bilgi ve idrak cephesinden ziyade his cephesinden mütalaa ediyorlar, olaylardan o yoldan faydalanıyorlardı ki, bu his cephesinin de başlıca unsuru korku idi. (258) Bugünkü insanların bile birçoğunda hâkim olan korku duygusu o zamanlarda vicdanlara tam mânâsıyla hâkim durumda bulunuyordu. (258)
Dolayısıyla insanlar “vazife bilgisi sezgisi”ne ait (ilişkin) hazırlıkları o zamanlarda ancak korkularının etkisi altında yapabilirlerdi ki, işte dinler de, insanların inkişafları için, korku içgüdülerinden yararlanmışlar, bazı önemli tekâmül ‘otomatizma’larını bununla kurmuşlardır; insanlar da korkuların etkisi altında vazife bilgisi sezgisine ait (ilişkin) hazırlıkları yapmaya başlamışlar ve nihayet bugünkü (1959 yılındaki) vazife sezgisi kudretine az çok erişebilmişlerdir. (258, 259)
Bu hâl şu basit örnekle daha iyi açıklanabilir: Gök gürlerken yemeğini yememekte ısrar eden 2,5 yaşındaki çocuğuna annesi “eğer yemeğini yemezsen gürgür baba seni kapacak” der. (259) Buna inanan çocuk, “gürgür baba” kendisini kapmasın diye, korkudan hemen yemeğini yemeye başlar ve maksada ulaşılmış olur. (259) Burada istenilen (matlup olan) şey, çocuğun lüzum ve zaruretini henüz idrak edemediği yemek yeme vazifesini, korkutarak veya şeker vaadederek ona yaptırtmaktır. (259, 72) Çocuk bunu yapar, bundan yararlanarak büyür, vakti gelince de “gürgür baba”nın ne olduğunu mükemmelen öğrenir ve o zaman bu bilgiden daha kapsamlı sonuçlar elde eder. (259) İşte yetişkin insanlar da bu çocuk gibidir:
Büyük din adamları birçok kez, yemek yeme vazifesinin lüzum ve zaruretini henüz idrak edemeyen 2,5 yaşındaki çocuğa bu vazifesini, onu “yemeğini yemezsen gürgür baba seni kapacak” diye korkutarak veya ona şeker vaat ederek yaptırtmaya çalışan anneler gibi hareket etmek mecburiyetinde kalmışlar, insanları zamana ve mekâna uygun bu tür süreçlerle iyiliğe, doğruluğa, diğerkâmlığa (Diğerkâmlık), feragate ve ayrıca bir sürü ibadet formlarını emretmek suretiyle vazife sezgisi hazırlığına alıştırmışlardır ki, bu alışkanlık sayesinde de insanlar bugünkü vazife sezgisi seviyesine çıkabilmişlerdir. (259, 72)
Mesela dinler, henüz korku realitesinde yaşayan insanlara vazife sorumluluğ unun otomatik sezgisini verebilmek için, dünyanın kapanışına ait sembollerin his ve korku cephesinden istifade ederek, dünyanın batışını (kıtaların batışını), yani Dünya Okulu inkişaf devresinin kapanışını ödül ve ceza mahiyeti içinde gösteren Nuh Tufanı ve kıyamet sembolleriyle anlatmayı faydalı ve lüzumlu görmüşlerdir. (259) Mu devresi, İnkılap ve intikal devri. Nuh Tufanı ve kıyamet sembollerinin verilmesindeki maksatlardan biri büyük bir hakikatin, insanlara hiç olmazsa ilkel sezgisini vermek; o zaman için daha önemli olan diğeri ise, insanların inkişaf ahengi içine girmelerini ve birtakım insanlık vazifelerini –ceza korkusuyla da olsa– yarı idrâkle benimseyebilmelerini sağlamaktı. (259)
Böylece dinler, insanlığın inkişafında çok kıymetli bir rol oynamış bazı sembollerle insanların korku duygularından da istifade etmişlerdir; eğer bundan istifade etmemiş olsalar ve hakikatleri insanlar arasında, bugün yapıldığı gibi, ancak “bilgi kadrosu”nu genişletmek maksadıyla (yoluyla) yaymaya kalkışsalardı, insanların daha henüz yeni sezmeye başladıkları vazife duygularını bu düzeye getirmiş olmaktan çok uzak kalırlardı. (259-260) Zaten o zamanların insanlarının, ‘hakikatler’i aynen anlayabilmeleri de mümkün olamazdı. (260)
Devrimizin sembolsüz açık bilgiye ihtiyaç duyulan “bilgi, mantık ve idrak devri” oluşu
Kitabî dinler insanlara gerek ‘sevgi’, şefkat, yardımlaşma, affetme, hoşgörü, feragat, ‘fedakârlık’, iyilik, doğruluk, dürüstlük gibi sayısız faziletleri emretmek yoluyla, gerek hemcinslerine ve hatta hemcinslerinin dışındakilere karşı birtakım yükümlülüklerini yerine getirmelerini emretmek yoluyla ve gerekse ‘bencillik’, kin, haset, düşmanlık, intikam, kötülük, yalancılık, ikiyüzlülük, gasıplık (gasbedicilik), hırsızlık, canilik gibi sayısız reziletleri menetmek yoluyla, insanları bazen otomatik, bazen de yarı idrakli bir aydınlık içinde, yüksek idrak ‘plân’larına hazırlamışlardır. (163)
Fakat zamanla idraklerin üst ‘plân’a doğru inkişafları o kadar arttı ki, insanlarda dinlerin sembollerle vermiş oldukları sezgileri anlamak ve mânâlandırmak ihtiyacı şiddetle belirdi. (163) Bunu da bu dinlerin başarılarından biri olarak saymak gerekir. (163) Bugün artık insanlar bu sembollerin, kendilerinde uyandırmış oldukları yüksek sezgilerin –mümkün olduğunca açık– bilgilerine susamışçasına iştiyak duymaktadırlar. (163) Oysa, bu mânâları din kitaplarının başarıyla yerleştirmiş oldukları güçlü sembollerin içinden ayırıp çıkarabilmede insanların ancak yüzde 2’si veya yüzde 3’ü başarılı olabilir. (163)
Fakat direktiflerini daima ilâhî Plân’dan alan yüksek vazifeliler insanların bu iştiyak ve yüksek ihtiyaçlarını gördüler: (164) İşte, büyük Vazife Plânı’nın Dünya için vazifeli olan kısmının (Dünya idare Plânı) Dünya’ya bir hediyesi olan ‘İlâhî Nizam ve Kâinat kitabı’; daha ileri tekâmüllerine devam edebilmek ihtiyacı içindeki, sembollerin açık bilgilerine susamış insanların şiddetle aradıkları ve bekledikleri bu açık bilgileri içermektedir. (164) Din kitapları tarafından, zamana ve icaplara göre, yüksek ‘hakikatler’in insanlara yetecek kadar sezgileri, güçlü semboller içinde verilmiş olup, “İlâhî Nizam ve Kâinat” kitabında da dünya inkılâbını (inkılap ve intikal devri) sonuçlandıracak olan ve ön sezgileri daha önce verilmiş bulunan hakikatlerin açık bilgileri ve gelecek dünya-üstü âlemlerin de sezgileri yazılmıştır ki, bunlar (bu kitapta yazılanlar) büyük inkılâbın eşiğinde bulunan bugünkü dünyanın “son realite”si olacaktır. (164)
Bugün artık “korku ve his devri” değil, “bilgi, mantık ve idrak devri” hâkimdir. (260) Dolayısıyla geçmişte büyük dinlerin, hakikatler karşısında zorunlu olarak kullandıkları semboller, alegorik izah ve ifadeler, bugünkü idrâkler karşısında istenilen sonuçları vermemektedir. (260) Bugün ‘hakikatler’in dünyaya açıkça, olduğu gibi belirtilmesi gerekmektedir. (260) Çünkü insanlar, “yüksek vazife ve ‘organizasyon’ âlemlerine açılan kapılarından bir tanesi” dünyadaki insanlık mertebesi olan hidrojen âleminin artık son kemal noktalarına ulaşmış ve bu muazzam âlemin kapısından dışarı çıkmak üzere, eşiğine adım atmış bulunmaktadırlar. (260, 261) Bu eşik ise ancak ‘idrak’ ve bilgi olgunluğuyla aşılabilir. (260) Dolayısıyla artık insanlarca bilinmesi gereken birçok hakikati hiçbir sembole ihtiyaç duymadan açıklamak zarureti doğmuştur ve bunlar “ilâhî Nizam ve Kâinat” kitabında açıklanmıştır. (261, 163, 164, 260)

