Uluslar

Uluslar (milletler) veya devletler; ‘vazife plânı’na insanların otomatik, yarı idrakli ve idrakli olarak, toplu hâlde hazırlanmalarını sağlamak üzere, vazife plânındaki yüksek idareci vazifelilerin nezaretleri altında kurulmuş; direkt ve endirekt bağlarla birbirlerine bağlı; bütün tâli topluluk ve kurumlarıyla (aşiret, cemaat, aile vs.) birlikte, dünya-üstü vazife plânındaki ‘organ’lar tarafından büyük bir ahenk içinde tek elden sevk ve idare edilen; büyük topluluklar veya sosyal kurumlardır. (169, 179, 172, 173, 170, 168)

Toplulukların oluşturulma icabı ve gayesi

Dünyadaki toplulukların her biri insan varlıklarının büyük vazife plânına hazırlanma zaruretlerinden dolayı ortaya çıkmıştır. (166) Bu hazırlığı bir insanın, bir tek fert olarak, yalnız başına yapması imkânsızdır. (166) ‘İdrak’ istenilen ‘inkişaf’ları tek başına sağlayamaz; yani insanlar bütün dünya hayatı boyunca tek başına yaşayarak asla inkişaf edemezler. (167) Dünyada mevcut olan ırklar, uluslar, cemaatler, cemiyetler, ‘aile’ler hep bu zaruret ve ihtiyaçların sonuçlarıdır. (167) Kısaca, vazife hazırlığı yolundaki toplu yürüyüş zarureti sonucunda idrâkli ve sistemli topluluklar meydana gelmiştir ki, bu toplulukların başında ulus ya da devlet topluluğu vardır. (168)

İnsanlığın dünyadaki ilk ve son vazifesi, vazife plânına hazırlayıcı icapları yerine getirmektir. (168) Zaten insanlar, “üst yardımcı tesirlerin müdahaleleri”yle en idraksiz ilk kademelerinden, dünyadaki en yüksek idrake, “vazife sezgisinin idraki”ne kadar geçen bütün tekâmül kademelerinde bu icaplara ister istemez uymaktadırlar. (168-169) Bu uyuş ya tümüyle otomatik karakterdeki ya da az çok aydınlık bir sezgi içindeki mekanizmalarla meydana gelmektedir. (169) Bu idraksiz veya yarı idrakli ‘otomatizma’lar insanların, vazife plânlarına hazırlanmalarını sağlayacak çeşitli teknik imkânlara sahiptirler. (169) İşte bu teknik imkânlardan biri de insanların, ulus veya devlet camiası içinde toplu olarak yaşamalarıdır. (169)

Ulus ya da devlet topluluğundaki mekanizmalar ve insanların “vazife” dedikleri işlerin vazife sezgisine ancak birer hazırlık malzemesi oluşu

Ulus ya da devlet, her şeyden önce insanlar arasında kurulmuş büyük bir topluluktur. (169) Ortak gayelerle bir araya toplanmış olan bu büyük insan kalabalığı, belirli hedeflere yönelik, muntazam, programlı, tertipli ve cehitli bir çalışma mekanizmasına tâbidir. (169) Bu mekanizma büyük nizama (İlâhî nizam) uygun ve dünya yürüyüşü ile tam bir ahenk hâlinde gider. (169) Ulus topluluğu, bir sürü tâli topluluktan oluşmuştur ki, bu tâli topluluk ve kurumlar direkt ve endirekt olarak birbirlerine bağlanmışlardır: (169)

Mesela, başta idareci bir önder vardır. (169) Hiyerarşik bir sırayla ona bağlı bulunan idare mekanizmaları mevcuttur. (169) Bu mekanizmalar içinde idare edenler ve idare edilenler, zincirleme bir tertiple birbirine bağlı olarak yürüyüp giderler. (169) Görünüş itibariyle maddi hedeflere yönelmiş görünen, ulus ya da devlet kapsamında ele alınan idare mekanizmalarındaki faaliyetler aslında insanları bu tür toplulukların üst simetrikleri denilebilecek daha üst ‘plân’lara hazırlamak içindir ve bu hazırlık da vazife sezgisinin hazırlığıdır. (169) Dolayısıyla bu tür topluluklar içinde yapılan işlerde vazife plânına ait hazırlıkların taslaklarını bulmak mümkündür. (169) İnsanların, bir ulus ya da devlet topluluğu içinde –kendi idrâklerine göre– “vazife” diye adlandırdıkları şeylerin hepsi ancak, vazife sezgisinin birer hazırlık malzemesidir. (169) İnsanlar bu hazırlığın icabı olarak, bu malzemeler vasıtasıyla büyük ‘cehit’ ve gayretler sarf ederek “asıl vazife bilgisi”ne kavuşabileceklerdir. (169)

Ulusların bağlı olduğu dünya-üstü organlar

Özetle, uluslar veya devletler, insanları büyük vazife plânına hazırlayan, vazife plânındaki yüksek idareci vazifelilerin nezaretleri altında kurulmuş sosyal kurumlardır. (169)

Dünya üzerinde hiçbir ulus diğerlerinden ayrı ve tek başına değildir. (170) Hepsi aynı gaye yolunda direkt veya endirekt bağlarla birbirine bağlıdır. (170) Bu kurumların hepsi, insanları dünyaüstü vazife plânının hedeflediği noktalara götürmekte ve hepsi büyük bir ahenk içinde aynı elden sevk ve idare edilmektedir. (170) Vazifeli varlıklar, bu işi bütün sorumluluklarını müdrik olarak yürütürler ve ulus ya da devlet organizasyonu bünyesinde mevcut diğer tâli toplulukların, organların, ailelerin, fertlerin de kendi işlerini yerli yerince ve dürüstlükle yapmalarını çeşitli vasıtalarla sağlamaya çalışırlar. (170)

Ulusların inkişaf yolundaki faaliyetleri otomatik, yarı idrakli ve idrakli diğer birçok, bedensiz vazifelilerce (organlarca) yapılan faaliyet eşliğinde olur. (172, 268, 244) Hâmi ve yardımcı varlıklar. Bu vazifeli organlar, her biri, dünyada ulus veya devlet dediğimiz topluluğu teşkil eden fertlerin, grupların faaliyetleri üzerinde vazife almış, üstün bir organizasyonun ‘organ’larıdır. (172) Şu hâlde bir ulus içindeki iş görme disiplini ve vazifenin şaşmayan nizam ve tertipleri, o ulus veya devletin bağlı bulunduğu dünya-üstü bir sistemden gelmektedir. (172) Bu da hiç şüphesiz o ulusun tüm bireyleriyle kazanmış olduğu liyakatin derecesine ayarlıdır. (172) Uluslar denilen kurumlar hakiki hedeflerini kaybetmeden yükselmek istedikçe ve bu istek yolunda ‘cehit’ sarf ettikçe bu ayarlar yükselir ve buna oranlı olarak tekâmül ‘otomatizma’ları da yükseltilir. (172)

Özetle, ulusların bağlı bulundukları sistemler, kâinatta daha kapsamlı, birbirine bağlı büyük vazife organizasyonları nın küçük birer unsurudur. (172) Organ, Organizasyon. Bu unsurlar, dünyadaki herhangi bir ulusun veya devletin inkişafı icaplarına göre çeşitli formlar alırlar. (172-173) Buradaki gaye, dünyadaki her vasıtayla olduğu gibi, ulus ve devlet toplulukları vasıtasıyla da, insanları –toplu hâlde– vazife plânı sezgilerine otomatik, yarı idrakli ve idrakli olarak hazırlamaktır. (173) Bu hazırlığa tam mânâsıyla uymuş bir ulus ya da devlet de vazifesini bitirmiş ve insanları dünya-üstü vazife plânına liyakatle yetiştirmiş olur. (173)

Bir ulus camiası içinde bir sürü mâşerî plân, yani topluluk bulunur ki, bu toplulukların görünüşte birbirlerine bağlı görünen ve öyle görünmesi icap eden durumları, aslında vazife organizasyonlarının gördükleri fonksiyonmanlara (fonksiyon görme, vazife görme, işleme) tâbidir. (175) Bir ulus veya büyük bir topluluk içinde –yine aynı zaruretlerle– kurulmuş olan küçük bir aile topluluğunun da bu bilginin ışığı altında ele alınması gerekir. (175)

Tabiat’ olaylarının bir nizam dahilinde meydana getirilişleri, dünya çapındaki siyasi, iktisadi, ilmî durumlar ve bu meyanda bütün tâli kurumlarıyla (teşekkülleriyle) kurulmuş uluslar, devletler, aşiretler, cemaatler hep ‘Ünite’nin direktifleri altındaki büyük organizasyonlarda vazifeli ‘organ’lar tarafından sevk ve idare edilirler. (179) Dünya idare Plânı. Yani dünyadaki ulus, devlet, aile gibi bütün toplulukların sevk ve idaresi yukarılara bağlıdır. (179) Bütün bu bağların gayesi de vazife plânı sezgisine hazırlanmak, bu plâna ‘liyakat’ kazanabilmek ihtiyacıyla dünyaya inmiş varlıkların, yani insanların, hedeflerine ulaşabilmelerine yardım etmektir. (179-180)

Otomatizmalar

Aileden ulusa kadar dünyadaki büyük küçük bütün topluluklar; ortak gayeler etrafında birleşmiş insanlardan kuruludur. (198) Vazife plânındakiler için doğal olan, dünyadakiler içinse ideal sayılan, hatta mânâsı meçhul kalan “tam bir işbirliği”, yani belirli noktalarda meydana gelmiş idrakli bir vahdet; dünya topluluklarında mevcut değildir. (198) Bununla birlikte, insanlarda o ideale doğru bilmeden, otomatik olarak akıp giden bir hazırlanış ve sürükleniş cehdi vardır ki, bu da ‘tekâmül’ denilen ihtiyacın bu safhadaki zaruretidir. (198) Esasen dünyada hemen hemen hiçbir topluluk yoktur ki, hakiki bir “vazife idraki”yle oluşmuş ve herhangi bir hedef uğrunda tek bir fert hâlinde yürümek kudretini gösterebilmiş fertlerden kurulu olsun. (198)

Dünyadaki bütün bu topluluklar, başka başka ve genellikle çeşitli ‘nefsaniyet’leri harekete geçirici mahiyetteki ‘otomatizma’larıyla, insanların canla başla bir işbirliği yapmak iştah, arzu ve cehitlerini sağlarlar ki, burada gizlenmiş olan asıl hedef, aslında; insanların hakiki “vazife idraki ve bilgisi” ile, “tam bir vahdet içinde işbirliği” yükümlülüğünün mânâsını sezmeye yavaş yavaş hazırlanmaları ve bunun egzersizlerini –bu otomatizmalar yardımıyla– yapmalarıdır. (198-199)

Her insan, aileden ulusa kadar dünyadaki büyük küçük bütün toplulukların sayısız imkânlarından çoğu zaman otomatik (Otomatizma) ve yarı idrakli olarak, direkt veya endirekt yollardan, yani hem onların icapları içinde bizzat yaşayarak, hem de o icaplarda yaşayan diğerlerini gözlemlemek suretiyle sonsuz faydalar sağlar. (180) İnsanların bu topluluklardan faydalanmaları, genellikle, onların hakiki gayelerini görmeden olur: (180) İnsanlar, bu topluluklara, hemen hemen daima –dünya ‘realite’leri ve kıymetlerine göre– ancak kendilerine sağlayacağı çıkarlar için istekli ve hırslı olarak katılır ve o topluluklarda bu isteklerle canla başla çalışırlar. (180) Bu isteklerin türleri de kişinin nefsaniyet cüzlerinin nitelik ve niceliklerine göre değişir. (180) Bu nitelik ve nicelikler bazen çok aşağılardaki ‘bencillik’ seviyelerine kadar inebilirler; örneğin büyük bir haydut (soyguncu) çetesi kurulabilir. (180) Buna karşılık ‘vicdan’ mekanizmasının üst seviyelerine intibak etmiş dengelerle, bu istekler çok asil ve yüksek tezahürler de gösterebilirler: (180) Mesela temiz bir sevgi içgüdüsüyle bir ailenin bütün yükleri altına seve seve girilebilir. (180)

Fakat hemen hemen kimse, görünüş itibariyle gelip geçici maddi çıkar duyguları olarak görülen bu duyguların ardındaki asıl hedeflenen, bütün bu kurumların, bazen tatlı, bazen çok acı ve zahmetli yollardan insanları üstün ve hakiki kazançlara götürecek olan “asıl büyük kıymetleri”ni görmek ve düşünmek istemez. (180)

Dünyada bulunan her şey gibi ulus, devlet, aile kurumları da gaye değil, vasıtadır. (180) Bu vasıtaların hakiki gayeleri; dıştan göründüğü gibi, dünyanın çok geçici olan ve dünya ötesine zerresi bile götürülemeyen maddi kazançları ve realiteleri değil; “bu realiteler içinde yaşayayım, bu kazançlar peşinde koşayım” derken, insanların karşılaşacakları acı veya tatlı bir sürü olayın (Olaylar) vicdan mekanizmasında işlemlerden geçmesinden sonra meydana gelecek ‘öz bilgiler’in elde edilmesidir. (180)

Bir ulus içinde bireyleri vazife sezgisine hazırlayıcı çok çeşitli faaliyetler vardır. (170) Bunların bazıları daha kolay ve rahat şartlar altında yapılırken, çoğu zahmetli, yorucu, üzücü hâllerde cereyan eder: (170)

Mesela biri, az yorulduğu halde hayatını bolluk içinde geçirebilirken, bir diğeri de en ağır işlerde, maden ocakları nda didine didine hayatını kazanmaya çalışır. (170) Biri kendisini ‘sorumluluk’ hislerinden uzak sayarken, bir diğeri en ağır sorumluluklar altında ezildiğ ini hisseder. (170) Bazıları idareci olarak başa geçer; bazıları ise idare edilenler arasında sürüklenir. (170, 171) Bütün bunlar, bir devlet ve ulus örgütlenmesinin doğal fonksiyonları arasında bulunan, her biri insanları, çeşitli tatbikatlarla, başka bir cepheden vazife plânı sezgilerine hazırlayan türlü hayat tarzlarından ibarettir. (171) Okul hayatı, iş hayatı, büro hayatı, askerlik hayatı, sosyete hayatı, memurluk hayatı, siyaset hayatı, aile hayatı bunlar arasındadır. (171) Fakat bunların ilk görünüşlerindeki maddi hedef ve kaygıların ardında, aslında çok büyük bir ortak maksat gizlenmiştir ki; bu da, topluluk içinde bütün bireyleri, bu karmakarışık ve çetin yollardan teker teker, üstün bir sezgiye, bir “vazife bilgisi sezgisi”ne hazırlamaktır. (171) Vazife

Bir ailedeki fertlerden, bir okulda okuyan çocuklardan, bir fabrikada çalışan işçilerden, bir kışlada talim gören askerlerden, bir dairede çalışan memurlardan, bir toplantıda kararlar alan diplomatlardan, bir hastanede tedavi gören hastalardan ve tedavi eden doktorlardan, bir devleti ya da ulusu teşkil eden vatandaşlardan oluşan topluluklar, kısacası insanların sayısız topluluklarının hepsi; otomatik nitelikleriyle, büyük vazife plânının yüksek sezgilerini hazırlayıcı tatbikatları sağlayan güçlü ve sürükleyici vasıtalardır. (199)

Kimisi ‘nefsaniyet’ düşkünlüğünün sonucu olarak bir tımarhanede ömrünü geçirir, kimisi bir hapishaneye kapatılır (Kıyas bilgisi), kimisi bir lokma ekmeğini kazanmak için mesela maden ocaklarının en ağır hayat şartları içinde, bütün ömrü boyunca gömülü kalır. (199) Bunlar hep “vazife bilgisi sezgisi”ne ulaşmak, yani ilâhî icaba (Aslî icap) idrakini intibak ettirebilecek, ahenge girebilecek durumlara gelebilmek içindir. (199) İnsan bunu yapmakta ne kadar ‘cehit’ ve gayret gösterir ve ne kadar başarılı olursa vazife plânına o oranda hızlı ve emin olarak yaklaşmış bulunur ve dünya hayatının ıstıraplı, ağır kademelerini de o kadar çabuk atlatmış olur. (199)

Ferdî ve mâşerî plânlar

Bütün topluluklar fertlerin inkişafı içindir. (173) Ancak toplulukları fertlerden bıçakla keser gibi ayırmak da doğru değildir. (173) Çünkü dünyadaki topluluklar büyük organizasyon sistemlerinin ilk hazırlık egzersizleridir. (173) Organizasyon sistemlerinin gayesi ise vahdete, birliğe doğru yürümektir. (173) Organizasyon sistemi. Dolayısıyla fertler bu bakımdan topluluk kavramından ayrılamaz. (173) Bu durum ferdî ve mâşerî plânların birbirine karşı olan fonksiyonları konusunda da geçerlidir. (173)

Bir fert plânının (Ferdî plân) yapılışı basit bir iş değildir: (188) O ferdin yaşayacağı ‘mâşerî plân’lar ile sayısız ilişkileri vardır ki, plân hazırlanırken bunlar hep hesaba katılır. (188) Mesela o varlık, hangi ulustan, hangi dinden (Dinler), hangi örf ve âdetlere sahip cemaatten, hangi eğilim, ‘liyakat’, istek ve kudretlere sahip, hangi ‘inkişaf’ kademelerine ulaşmış ‘aile’ ve fertlerden gelecekse ve onlarla hangi ortak ihtiyaçlara göre mâşerî plânlar kuracaksa, bunlar önceden hep vazifeli varlıkların yardımlarıyla, kendisinin inkişaf zaruretlerine göre, inceden inceye hesaplanır, tertiplenir, birlikte kararlaştırılır, plânlaştırılır ve bu planla dünyadaki çevresi ayarlanır. (188)

Bir varlığın dünyaya inişinde birçok vazifeli çalışır. (188) Dünyada da o varlıkla ilgili bedenler (insanlar) bu hazırlıklara genellikle otomatik olarak katılırlar. (188) Ana, baba, akrabalar, yakınlar, ebe, doktor, hastane, bakımhane, yetimhane, okul, cemiyet, devlet; kısacası uzaktan yakından bir sürü beden, dünyaya inecek varlığın yakın ve uzak hayatı için bilmeden çeşitli şekillerde vazifelenir ve bu vazifelerini çoğu zaman otomatik olarak yaparlar. (188, 189)

Bu insanın, çevresiyle, ailesiyle, dostlarıyla, diğer insanlarla, cemiyetle, ulusla, nihayet direkt veya endirekt bütün beşeriyetle kuracağı mâşerî plânlar içinde, sayısız ilişkileri, bağları, tesirleşmeleri olacak; insanlığının bütün hayatları (insanlık hayatı) boyunca devam edecek bu bağlar, ilişkiler, tesirleşmeler, sayısız tertip ve kombinezonlar içinde, bütün insanlığı ve hatta kâinatı ilgilendiren sonuçlar doğuracak; onun insanüstü kademelerde (vazife plânında) artık kâinatşümûl olacak sonraki hayatı da, ‘kâinat ahengi’nin nizam ve tertiplerine tam bir mutabakat (intibak hâlinde olma) hâlinde ‘Ünite’ye doğru ilerleyecektir. (268)

Bir kuşun aç bir kedi tarafından parçalanması, hem kuşun, hem de kedinin inkişafı için ne kadar lüzumlu ve kâinatın tekâmül plânı ile ne kadar düzenli bir olay ise; bir liderin, bir devlet başkanının görünürdeki şu veya bu nedenlerle bir ulusu harbe sürüklemesi, pek çok insanın ölümüne neden olması, birçoğunun açlık, sefalet, ıstırap içinde kalmasına yol açması da, bu işe karışmış bütün varlıkların ayrı ayrı paylarına düşen inkişafları için o kadar lüzumlu ve kâinatın genel tekâmül plânında o kadar ahenkli bir olaydır. (269)

Daha fazla gelişim göstermiş grupların büyük topluluktan kopması ve tükenen devletin, yerini yenisine bırakması

Ulus ya da devlet topluluğunu oluşturan herhangi bir cüzde, fertte başgösteren aykırı faaliyetler, yerine ve önemine göre, bütün toplulukta az veya çok şiddette sarsıntılar yapabilir. (170) Böylece topluluk içinde diğerlerinden daha ilerlemiş gruplar, o topluluktan ayrılırlar. (170) Büyük topluluğun ilerleme göstererek parçalanan kısımları, böylece diğerlerinden daha ileri başka durumlar oluştururlarken, büyük toplulukta kalan fertler arasındaki koordinasyon ve kooperasyon (işbirliği, ortaklaşa çalışma) ise bozulur. (170) Fertler, artık o topluluğun icaplarını ve ortak hedeflerini takip edemez hale gelirler. (170) O ulusun veya devletin bünyesi çökmeye ve dejenere olmaya (yozlaşmaya) başlar ve fertler topluluk için değil, yalnız kendileri için çalışmayı gaye edinirler. (170) Nihayet büyük topluluk tükenerek yerini daha ileri bir mâşerî topluluğa, yani bir ulusa veya devlete terk eder. (170) Bu hâl tekâmülün bir icabı ve dünya nizamının ahengidir. (170)

Devlet ya da ulusta kişisel çıkarların gaye edinilmesi ve vazifelerin kötüye kullanılması

Dolayısıyla ulus topluluğu, başından sonuna kadar her bireyinden, kendisine düşen vazifeyi, büyük bir sadakatle, iyi niyetle, ‘bencillik’ nefsaniyetine kapı lmaksızın, büyük insanlık topluluğu karşısındaki vecibeleriyle uzlaştırarak yapmasını bekler. (171) Fakat o ulusun bireyleri eğer yalnız kendi canlarına düşer, kişisel çıkarlarını gaye edinerek di- ğer insanların aleyhinde bencilce çalışır ve vazifelerini kötüye kullanırlarsa, her şeyden önce o ulus içinde dünyaya gelmiş olmalarının kendilerine sağlayacağı yüksek kazançları elde etmek fırsatını kaçırmış olurlar ve bu yüzden de bencillik nefsaniyetlerinde, vicdan dengelerinin alt seviyelerine takılıp kalarak, tekrar birtakım ‘ıstırap’lı ‘bedenlenme’lere muhtaç bir hâlde, dünyayı hüsran içinde terk etmek mecburiyetiyle karşılaşırlar. (171) Çünkü onların takılmış oldukları alt nefsaniyet seviyelerindeki durumlarıyla vazife plânlarına yaklaşabilmeleri mümkün değildir. (171)

Birleşmelerin yararı

Sonuç olarak, görünüş itibariyle dünyanın bazı maddi icaplarına yönelmiş görünen ulusların kuruluşu hakikatte, dünya sınırlarını aşan, başka, yüksek bir zaman idraki içinde devam edecek ileri hayatları hazırlayıcı yolları hedef almaktadır; yani bu kuruluşların, dünyada görünen gayesinden çok daha üstün ve kapsamlı rolleri vardır. (171) Dolayısıyla dünya hayatının zaruri icaplarını ilgilendiren bu maddi taraflara takılıp da, asıl hedefi ihmal etmek, vicdan mekanizmasının yürüyüş temposunu yavaşlatır ve işleri geciktirir. (171)

Uluslar arasında aynı gayeye (vazife plânı sezgilerine hazırlanma gayesine) yönelik olmanın hakiki sezgisine varmak, o gayenin liyakatli yolculuğuna katılmış olmak demektir. (172, 173, 179, 180, 169, 171)

İdrakler bu inkişaf derecelerini bulduktan sonra, nasıl küçük organizasyonlar vazife plânlarında yükseldikçe idraken birleşerek daha büyük ‘organizasyon’lara dönüşüyorsa, küçük ulusların da daha geniş ve kapsamlı işleri yapabilmek ve ortak gaye yolunda hızla ilerlemek için tekâmül ışığı altında birleşerek daha büyük topluluklar meydana getirmeleri zaruri olur. (172) Bu suretle yüksek ve sağlam bir insanlık idrâkini kazanmış küçük topluluklardan oluşmuş büyük dünya topluluğu, kuşkusuz vazife plânlarının daha uygun bir simetriği olma liyakatini kazanmış bulunur. (172) Bu, hakiki vazifelerini idrak etmiş insanların geniş mâşerî plânlara doğru atılan (yapılan) güçlü hamleleri demektir. (172)

Mâşerî plân

Aile

Organ

Irk

Organizasyon sistemleri

Dünya idare Plânı